Türk Yaratıcılardan Esinler

Alparslan Babaoğlu, Ebru Sanatçısı

 

 

 KONU BAŞLIKLARI:

YARATICILIK

BİR ESERİN YARATICILIĞININ ANLAŞILMASI

AİLENİN YARATICILIKTAKİ ROLÜ VE KATKISI

USTA-ÇIRAK İLİŞKİSİNİN YARATICILIKTAKİ ÖNEMİ            

YARATICI BİR KİŞİNİN PROFİL ÖZELLİKLERİ

YARATICILIKTA RİTÜELLER

YARATICILIĞIN HAZIRLIK SÜREÇLERİ

1.SÜREÇ: RUHUN HAZIRLANMASI

2.SÜREÇ: GÖZLEM YAPARAK GÖRSEL ZEKAYI GELİŞTİRMEK

3.SÜREÇ: HAYAL KURMAK

İLHAM PERİSİNİN GELİŞİ

YARATICILIKTA BAŞARISIZLIK 

TEKNOLOJİ YARATICILIĞINIZA NASIL ETKİ EDİYOR? GENÇLERE YARATICILIKLARINI GELİŞTİRMELERİ İÇİN ÖNERİLER

 

YARATICILIK

ALPER ALMELEK: Yaratıcılığı nasıl tanımlıyorsunuz?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Ben yaratıcılıktan ziyade inovasyon kullanmayı tercih ediyorum. Yaratıcılığın da benim anlayışıma göre, doğaçlama olmadığını bir ihtiyaçtan doğduğunu düşünüyorum. Bir şey yaratıyorsanız ya da bir buluş yapıyorsanız o muhakkak ihtiyaç sonucu ortaya çıkıyor diye düşünüyorum. Mesele benim hocam Mustafa Düzgünman’ın adıyla anılan bir ebru çeşidi var ‘’Battal Ebru’’ diye. Mustafa Düzgünman Battalı diyoruz. Sıvının üzerine boyaları serpiyorsunuz fırçayla, o boya damlaları düştüğü yerde açılıyorlar. Açılırken birbirlerine yaklaşıyorlar ama birleşmiyorlar, aralarında boşluklar kalıyor. O boşluklar kağıtta, kağıt renginde gözüküyor. Yani sarı, mavi, kırmızı attınız ama arada böyle beyaz damarlar var. Bazen o beyazlıkları kapatmak, damarları sıkıştırmak makbul olanı. Yani mermer gibi ince damarlı olsun istiyoruz ebruda. Yapamayınca iki renk atmış ya da bir renk atmış, onu iğneyle karıştırmış üstüne devam etmiş. O damarlar bu sefer beyaz kağıt renginde değil de o attığı boyanın renginde çıkmaya başlamış. Ona da biz Mustafa Düzgünman Battalı diyoruz. Bu bir ihtiyaçtan doğdu. O beyazlıkları kapatma ihtiyacından ortaya çıktı. Yoksa ‘Ya böyle bir ebru icat edeyim’ diye çıkmadı hoca. Aynı şekilde mesela ben bu Akkase Ebruları yaparken biraz evvel sözünü ettiğim beyaz damarlar varya, o beyaz damarlar tam şu ketebe diyoruz imzanın olduğu yerde… O imzanın üzerine beyaz damarlar gelirse, beyaz damardan orası boya olmayacağı için okunamaz ketebe. Ya da o beyazlıklar gözükeceği için o beyazlıklar yazıyı bozar. Benim bu beyazlıklardan kurtulmam lazım nasıl yapacağım dedim. İlk boyayı siyah yaptım. Çünkü siyah diğer renklerin arasına girdiği zaman o renkleri kuvvetlendiriyor. Yani sarıyı daha sarı, kırmızıyı daha kırmızı gösteriyor. Siyah boyayı damlalıkla teknenin ortasına damlatıp kocaman kocaman büyüdü ve teknenin yüzeyini siyah boya kapladı. Sonra öbür boyaları atınca bu sefer beyaz kağıt renginde damar değil de siyah damar oluştu o da ebruda belli olmuyor zaten. Hiç beyazlık kalmadı. Şimdi bana diyorlar ki ‘Hocam buna Babaoğlu Battalı diyelim’ diyorlar talebeler. Ben de diyorum ki ‘Ben ölene kadar hiçbir şey söylemeyin, ben öldükten sonra ne derseniz diyin.’ Yani bu da bir ihtiyaçtan doğdu. Sonra mesela bu yazıyı kesiyorum ben kalıbını kesiyorum. Şimdi kestiğiniz zaman bakın bir yeşil mat var kesmek için. Onun üstüne fotokopiyi koydunuz harfleri oydunuz. Şurada kapalı bölgeler var. Onlar tamamen kesilip oyulunca o beyazlık serbest kalıyor yazının içerisinde. Şimdi ben bunları tek tek elimle götürsem onun yeri oynayacak, yeri değişecek. Ama ben mesela şöyle bir şey yapıyorum, keseceğim yazıyı yeşil matın üzerine sökülebilir yapıştırıcıyla yapıştırıyorum, kesiyorum. Sonra bir başka kağıda zank sıkıyorum biraz daha kuvvetli, bunu buradan kaldırıyorum hiçbir şey yerinden kıpırdamıyor. Arkasına daha da kuvvetli zank sıkıp götürüp öteki kağıda yapıştırıyorum. Üstteki taşıma kağıdını söktüğüm zaman hiçbir şey yerinden oynamıyor. Mesela Necmettin Oktay hattat olduğu için o arap zankıyla kamış kalemle yazarmış. Ben hattat değilim yazma şansım yok ama yazı yapmak çok istiyorum. Böyle bir yol buldum. Bu da bir zaruretten doğdu.

ALPER ALMELEK: O zaman ihtiyaçlardan oluşan buluşçuluk diyebilir miyiz?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Evet benim anlayışıma göre her buluşun arkasında mutlaka bir ihtiyaç var.

 

BİR ESERİN YARATICILIĞININ ANLAŞILMASI

 ALPER ALMELEK: Peki bir esere baktığınız zaman, kendi sanatınızı ifade etsek daha iyi olur, onun değerini nasıl anlıyorsunuz? Ne onun size değerli gelmesini sağlıyor?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Ebrunun diğer sanatlardan şöyle bir farkı var. Batı’da soyut resim yapıyor ressamlar fırçayla serpiyorlar, biraz orayı boyuyor biraz burayı boyuyor. O resmi deseniz ki ‘Bu çok güzel olmuş ama satılmış ben aynısını istiyorum.’ Aynısını yapamaz, çünkü fırçayı vurduğu zaman aynı damlayı aynı yere aynı büyüklükte gönderemez. Ancak benzerini yapabilir. Ebru Batı’daki abstrack resmin bizdeki tam karşılığı. Biz de fırçayla boyaları suyun üzerine serpiyoruz sonra kağıda alıyoruz. Orada hangi damlanın nereye ne büyüklükte düşeceğini biz kontrol edemiyoruz. Biz istikamet veriyoruz şu tarafa vuruyorum oraya gidecek bunlar… Ama hangi damla hangi sırayla ne büyüklükte düşeceğini kontrol edemiyorum. Dolayısıyla aynısını tıpatıp yapma ihtimaliniz yok. Heykel yapıyorsanız yapabilirsiniz, resimde de yapabilirsiniz, diğer sanatlarda da öyle. Ama ebruda aynısını yapamazsınız, benzeri olur. İkisini yan yana koyduğunuz zaman çok benziyor ama aynısı değil dersiniz.

ALPER ALMELEK: Peki ebru sanatını gördüğünüzde neye göre onun değerli olduğunu kabul ediyorsunuz?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Bunu benim gözümde ebrunun değerini artıran birtakım teknikler kriterler var. Beyaz damarların kılcal olması, renk ahengi olması, en son atılan rengin kağıdın %70’ini kaplaması, o kağıda bir kimlik kazandırır. Örneğin turuncu ebru denir. Bütün renkler aynı yoğunlukta gözükürse, o ebruya ne renk bu ebru denirse alacarenk denir. Ama benim estetik bulduğum ebruların %70’ini en son atılan renk kaplıyor. O ebru bana göre kimlik sahibi oluyor. Onun hakkında artık açık yeşil ebru, mavi ebru diye konuşabiliyorum. Her rengi her türlü attığınız zaman onun bir kıymeti yok.

ALPER ALMELEK: O halde sizin için teknik kriterler önemli.

ALPARSLAN BABAOĞLU: Benim için ebruda en büyük problem boya ayarları. Boya ayarları doğru yapılamazsa, kağıdı suyun üstüne kapattıktan sonra teknenin kenarına sıyırarak kaldırıyoruz. Üstündeki fazla kitre teknede kalsın diye. Ayar doğru olmazsa sıyırdığın zaman bütün boyalar birbirine karışıyor akıyorlar. Ama ayarı doğru yaparsanız, ne kadar bastırırsanız bastırın hiçbir şey olmuyor çok net çıkıyor. Dolayısıyla çok net çıkması hem ustalık göstergesi hem de estetik alameti. Flu düşünün böyle boyalar birbirine karışmış hiçbir kıymeti yok. O ne kadar keskin ve güzel olursa o kadar değerli. Renk ahenginin olması çok önemli. Şimdi ben Youtube’da seyrediyorum ebrucular konuşuyor. Adam çıkmış taburenin üzerine yukarıdan böyle vuruyor, ‘Ben istersem böyle arka arkaya 40 tane boya atarım tekneye’ diyor. Şimdi arka arkaya 40 boya atmayı bir şey zannediyor, onun estetik olacağını zannediyor. Benim hocam şöyle bir şey söylemiş; ‘’Üçüncü dördüncü boyadan sonra bir renk daha atmaya kalktığınız zaman onun evvelki renklerle aheng içinde olacak bir renk bulmak neredeyse imkansızlaşıyor’’ demiş. Hakikaten öyle… Siyahla başladınız, üstüne sarı attınız, üstüne kırmızı attınız, kahverengi attınız bir de sütlü kahve attınız. Onlarla ahenk içerisinde olacak başka bir renk bulamıyorsunuz. Mavi atsanız alakasız, yeşil atsanız hiç alakası yok. Dört tane beş tane renkten daha fazla rengi kaldırmıyor. Dolayısıyla bunları kıymetli kılan bir de o renk ahengini sağlamış olmak. Yani bu şeydeki gibi fırınlandığı zaman rengi değişiyor. Bunda da kavanozda yeşil görüyorsunuz, atıyorsunuz fıstık yeşili olmuş. Yani sıkıştırdıkça canlanıyor resim ve renk.

 

AİLENİN YARATICILIKTAKİ ROLÜ VE KATKISI

ALPER ALMLEK: Sizin çocukluğunuzda yaratıcı olmanızda ailenizin etkisi oldu mu?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Oldu mu bilmiyorum. Şöyle olmuştur, ben yetişirken babam bana mümkün olan ne kadar spor varsa onları tanıttı. At yarışı seyrettim mesela. Ben hayatımda bir defa atletizm müsabakası gördüm düşündüm geçen o da babam çocukken götürmüştü. Atletizmi severdi, atletizm yaparsam diye götürdü. Müzik aleti mesela. Ben kendi çocuklarıma da denedim bunu ama muvaffak olamadım. Oğlan mesela eskrimle devam etti. Çocuğa çok fazla seçenek sunup onun hangisini beğeniyorsa onu desteklemeniz lazım. Bakın orada ney var bağlama var, tambur var, aşağıda klasik kemençe var hepsini denesinler. Beni babam ailem böyle serbest bıraktı kendin seç kendin karar ver diye. Ben yaratıcı yani inovatif bir şeyler yapıyorsam eğer bunun sebebi benim mühendis olmam aslında. Ben devlet bursuyla İngiltere’de Elektrik Mühendisliği okudum. 79’da Manchester Üniversitesi’ni bitirdim, 80’de de yüksek lisansımı bitirdim. Elektrik mühendisiyim ve AR-GE yaptım hep sistem tasarladık hep. Tasarım yapıyorduk, normalde Batı’da yapılır tasarım bizde üretilir. TÜBİTAK’ta çalıştım sonra mecburi hizmetimde. TÜBİTAK’ta da biz tasarım yapıyorduk. Tasarım yaparken bir dolu problem çıkıyor. O problemleri çözmeniz lazım. Sistem yapıyorsunuz sesi buradan alacak kodlayacak öbür tarafa götürecek oradan kodunu düzeltecek oradan tekrardan ses çıkacak. Biri Ankara’da biri İstanbul’da olacak. O sistemde bir dolu tasarım hataları çıkıyor. O hataların birer birer sebebini düzeltmeniz lazım. Hiç unutmuyorum çok kısa bir şey anlatayım. Biz 1920 kanallı haberleşme sistemleri yaptık PTT’ye sattık Kadıköy Santrali’ne kurduk bunlardan bir dolu. Bir gün Kadıköy Santrali’nden aradılar, dediler ki ‘’Sizin sistem durmadan alarm veriyor, gelin buna bakın’’.  Nasıl olur dedik gittik. Her yerde çalışıyor, Kadıköy Santrali’nde çalışmıyor. Arada bir duruyor alarm veriyor aşağıya doğru gürültüye boğuluyor santral bloke ediyor ve hiçbir haberleşme yapılamıyor. Sonra düzeliyor tekrar gidiyor. Ben üç gün uğraştım orada sebebini bulacağım diye. Ama bulamadım. Odalarda sigara içilmiyor, bir gün sigara içmeye diye dışarıya çıkıyorum. Tam çıkarken bir floresan ampul yandı söndü. Teknik ekipten bir arkadaşa şu ampulün starterini değiştirsene dedim. Ampulün starterini değiştirdik bizim oradaki sistem düzeldi. Yani bunu şunun için anlattım. Benim kafam sürekli çözüm bulmaya, bir şeyler üretmeye formatlanmış. Mesela ben ebru yapmaya başladım. Kitrenin kıvamının çok önemli olduğunu anladım.  Çünkü bir bardak su dökseniz bütün ağırlığınız değişiyor o kıvamı doğru yapmanız lazım. Ben bunu nasıl ölçerim diye düşündüm gittim dansimetre aldım. Camdan ölçü şeyleri aldım, onun içerisine kitreyi döküyorum dansimetreyi sallıyorum o giriyor çıkıyor onları not ediyorum. 9.2’ymiş bunun dansimetresi diyorum, bundan sonra 9.2’ye göre ayarlıyım diyorum. Mesela başka bir şey söyleyeyim size. TÜBİTAK’ta bekardım o zaman Gebze’de bekar lojmanlarında kalıyorum, arkadaşlarla sohbet ediyoruz akşamları. Fizik kimya bölümünde çalışan bir bayan arkadaş var. Ebru’dan konuşuyorduk, bundan otuz sene önce kimsenin haberi yok ebrudan. Ben de anlatıyordum gösterdim boyaları. O da ‘Aaa dedi bu kırmızı demiroksit bu. Sarı da demiroksit ama oksijenleri farklı’’ dedi.  Biri iki oksijen biri üç oksijen mesela. Sonra ben gittim bir tane konserve kapağı buldum bir yerden. Tüpgaz vardı o zaman, yemeklerimi çayımı orada yapıyordum. Açtım tüpün altını sarı boyayı koydum oraya bir ısıttım oldu sana aşı boyası. Hakikaten oksitmiş bu dedim. Sonra dedim ki demir iki oksit pas bu. Demir üç oksit o zaman mıknatıslanır bu. Fizik bölümündeki arkadaştan bir tane nal mıknatıs istedim. Boyaları atarken bir de araya aşı boyası attım. Ebruları karıştırmak için araya iğne sokarsınız. Ben nal mıknatısı suyun üzerine bir yaklaştırdım hop aşı boyasını çekti. Ben böyle suyun üzerine sürttükçe aşı boyası peşinden gitmeye başladı çünkü manyetik. Bakan bunu nasıl yaptın diyor? Ben biliyorum ama onlar tahmin edemiyorlar. Çünkü biz izi yok. Boyayı karıştırdığınız zaman biz izini görürsünüz burada çizgi çizgi. Ama ötekinde biz izi gözükmüyor. Sonra aklıma ben bir tane akü alayım bir tane reosta alayım, bir tane ızgara teli alayım döndüre döndüre kafes yapayım sokayım suyun yüzeyinin altına boyaları atayım. Sonra buradan reostayı açayım biraz akım verince telde baş parmak kaidesi vardır elektrikte akım hangi yöndeyse o yönde manyetik alan oluşur. Orada manyetik alan oluşunca mıknatısla boyalar her biri bir tarafa gidince acaba nasıl bir desen ortaya çıkacak diye vakit bulup da deneyemedim. Akü falan getirmek lazım. Bunları şunun için anlattım, ben mühendisliğimin çok faydasını gördüm bunları yaparken de.

 

USTA-ÇIRAK İLİŞKİSİNİN YARATICILIKTAKİ ÖNEMİ    

ALPER ALMELEK: Ebru sanatını yaparken sizin için usta – çırak ilişkisi mevcut muydu?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Var tabii. Benim ustam Mustafa Düzgünman. 1920 doğumlu, 1990’da vefat etti. 89’da ölmeden bir sene evvel bana icazet verdi. Ben haftasonları yaptığım ebruları götürüp gösterirdim. Bir gün dedi ki bunları götür Süheyla Teyzene de göster dedi. Atölyesi Üsküdar’da Ebru Apartmanı vardı. Onun bodrumunda atölyesi vardı. Ben Süheyla Teyzeye gösterdim hanımına, o da çok beğenmiş. Ertesi hafta gidince sen icazetlik oldun, bir icazet yazdır da imzalayayım dedi. Bana icazet verdi. Bu şu demek, bu adam benim yolumda benden öğrendiği gibi doğru yapıyor.

ALPER ALMELEK: Çok ilginç ki şu zamana kadar yaptığım şöyleşilerde ustalarından icazet aldıklarını söyleyen olmadı.

ALPARSLAN BABAOĞLU: Şöyle ebru ustadan öğreniliyor da, misal ressam Güzel Sanatlar Fakültesinde yetişiyor. Orada öyle bir gelenek yok yani. Ya da heykeltıraş oradan yetişiyor. Ama mesela hattata giderseniz o da mutlaka söyler. O da ustadan öğreniyor ve icazet almadan yazdığı yazıya imza koyamıyor.

ALPER ALMELEK: Size imza atıyor, yani diploma gibi bir şey.

ALPARSLAN BABAOĞLU: Evet diploma gibi bir şey. Yani yaptığın eserin altına imzanı atabilirsin, ustalık belgesi. Onun ustası Necmettin Okyay da bu Akkase Ebruları icat eden adam.

 

YARATICILIĞIN HAZIRLIK SÜREÇLERİ

1.SÜREÇ: RUHUN HAZIRLANMASI

Yaratıcılıkta bazı hazırlık süreçleri var. Bunlar iç içe geçmiş 3 süreç. Bunlardan bir tanesi ruhumuzu hazırlamak. Ben derste öğrencilerime derste gidip İstanbul’da bir yerde bu Nişantaşı da olabilir Belgrad Ormanı da kendi kendinize kalın sonra bir şeyler ya yazın ya beste yapın ya film çekin. Ama bana bir şey getirin. Sizin için böyle bir yer var mıdır, neresidir?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Evet var. Benim aşağıda atölyem var. Ben ebru yaparken genellikle normal zamanlarda da yapıyorum ama en verimli olduğum zamanlar saat gece 11:00’den sonra. İlham sessizlikte geliyor. Ben müzik setime fasıl çok seviyorum, saz eserleri çok seviyorum, Neyzen Salih’e bayılıyorum. Mevlevi ayinleri falan koyuyorum. Sesi kısık şekilde.

ALPER ALMELEK: Siz şu an aynı zamanda ritüel sorusuna da cevap vermiş oluyorsunuz. Hem belirli saatlerde kendinize arındırıyorsunuz hem de yaratmanız için o bir ritüel.

ALPARSLAN BABAOĞLU: Konsantre olmamı sağlıyor. Öbür türlü dikkatim dağılıyor. Ben ebru yapıyorum hanım diyor ki çay ister misin? Arkadaş ben zaten çay istesem şurada demliğim var kalkar iki ebrunun arasında çayımı demlerim. Tam böyle bir şey yaparken verimli olamıyorum konsantre olamıyorum. Burada konsantrasyon iyi olursa kötü olursa sebebi ne etkisi ne oluyor. Ben ebru yapmaya şöyle başlıyorum. Ana renkler var ebruda siyah beyaz sarı kırmızı mavi turkuvaz bu 5 – 6 rengi bol hazırlıyorum. Bunların ön ayarlarını hassas biçimde yapıyorum. Bunun için bir saat iki saat uğraşıyorum. Sonra bir dolu boş kavanozum ve bir dolu fırçam var. Yaparken bunun arasına turkuvaza şunu katıp şöyle bir mavi yapsam çok güzel olacak diyorum. Hemen oradan bir kavanoz alıyorum turkuvazı ve maviyi karıştırıp serpiyorum. Ortalıkta böyle giren çıkan gürültü olunca ben o renkleri karıştırıyorum. Ama sessiz olduğu zaman o çok başarılı oluyor. Kimse yokken ben kafam dinginken, arkadan hafif müzik çalıyor, gece olmuş kimseden ses gelmiyor ne sokaktan ne araba gürültüsü ne telefon sesi…

 

2.SÜREÇ: GÖZLEM YAPARAK GÖRSEL ZEKAYI GELİŞTİRMEK

ALPER ALMELEK: Bu birinci süreç ruhu hazırlamak. İkinci süreç gözlem yapmak. Yaratıcı hangi alanda olursa olsun çok iyi gözlem yapan biri. Siz gözlem becerinizi daha çok geliştirmek için ne yapılmasını önerirsiniz? Ya da ebru sanatı yapmak isteyen bir kişiye daha gözlemci olması için ne önerirsiniz?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Özellikle ebrunun, aslında bütün Geleneksel Türk Sanatları için geçerli bu. Öğretim yöntemi usta çırak münasebeti. Hattat mesela bu yazıyı karşınıza aldığınız  zaman aynısını yazarsınız sanıyorsunuz, ama öyle olmuyor. Usta kamışı gezdirirken hafif elinde çeviriyor açısı değişiyor falan bir şeyler oluyor. Onun sizi kendi kendinize yapmanız mümkün değil. Ustayı gözlemlemek ve ustayı taklit önemli. Bizim sanatlarımızla Batı Sanatları birbirine karıştırılıyor. Bizim sanatlarımız Batı Sanatlarının argümanlarıyla, söylemleriyle yargılanıyor. Batı’da diyorlar ki taklitle sanat olmaz, sanat özgürlükten beslenir, sanatçı eserinde kendini ifade etmelidir, ya da topluma sosyal mesaj vermelidir. Bunlar hep Batı Sanatı için söylenmiş söylemler ve doğru. Ama şimdi bizim Tezhib diye bir sanatımız var. Şimdi bunu yapan arkadaşa ‘Arkadaş kadına şiddet uygulamasına karşı bir şey yap’ deseniz, bunu nasıl yapacak? Ben nasıl yapacağım? Dolayısıyla bizim sosyal mesaj verme şansımız yok. Sanat özgürlükten beslenir dediğiniz zaman Batı Sanatı için geçerli olabilir. Yeni bir resim akımı ya da heykel akımı doğar. Ama bizim sanatlarımız kurallı sanat. Müzikte de kural var. Müzikteki kuralı yıkarsanız gürültü çıkıyor ortaya.

ALPER ALMELEK: O halde gözlemi geliştirmek adına daha fazla Tezhip Sanatı görmek lazım diyebilir miyiz?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Evet görmek lazım. Ustaları taklit etmek lazım. Ben ebruyu ustamı taklit ederek öğrendim. Onun ebrusunu karşıma çiviledim duvara öyle yaptım. Şimdi görseniz dersiniz aynısı olmuş. Hoca dedi bu aynısı olmuş altına imzamı atsam kimse fark etmez. O kadar taklit yaptım ki. Ama o tarihten bu tarihe benim lalem acayip değişti. O lale ile alakası yok. Kendi lalem ortaya çıktı. Önce taklitle öğreniliyor sonra kendin. Necmettin Okyay’ın lalesi var 1946’da yapmış. Mustafa Düzgünman’ın aynı tarihte onu takliden yaptığı lale var onun aynısı. Ama 1986’ta Mustafa Düzgünman’ın lalesi bambaşka bir şekle girmiş onunla alakası yok. Yanına benim laleyi koydum aynısı hocanınkinin. Ama 2000’lerde benim lale alakasız bir yere gitmiş. Yanına da benim talebenin lalesini koydum aynısı. Şimdi bu süreç böyle devam ediyor, niye biliyor musunuz? Ben Necmettin Okyay’ın lale yaparken geçirdiği zaman artı Mustafa Düzgünman’ın yaparken geçirdiği zaman kadar zamanı kazanarak başladım. O laledeki estetik problemleri Mustafa Düzgünman çok lale yaptığı için göre göre düzeltti bir yere getirdi. Ben onun getirdiği yerden başladım aynı laleyi taklit ediyorum diye farkında olmadan ya şunun şurasını şöyle çeksem daha güzel olacak şunu böyle yapsam daha güzel olacak diye oradaki üç beş estetik problemi de ben düzelttim. Ama niye? Ben çünkü Mustafa Düzgünman kırk yıl lale yaparak oradan başladığım için kırk yılı kazandım. Benim talebemde benim başladığım yerden başladı. Bu böyle taklitle ediliyor. Bizim sanatlarımız böyle öğreniliyor. Polonya’dan çağırdılar beni Varşova devlet arşivlerine. Sosyal medyada var o fotoğraflar. Workshop yapalım dediler. Yunus Emre Enstitüsü aradı beni dedi ki burada ebrucu istiyorlar workshop yapar mısın dediler. Yaparım dedim. Gittik dediler ki biz workshop istemiyoruz, yine istiyorsan yapabilirsin. Bizim 1792 tarihli bir anayasamız var. Bu Avrupa’daki  yazılı en eski anayasa, bu bizdeki demokrasinin herkesten daha eski olduğunu gösteriyor. Biz bunu teşhir edip vatandaşa göstermek istiyoruz. Ama bulunduğu ortamdan dışarı çıkaramıyoruz korkudan, bakteri var, rutubet var. Cillop gibi duruyor. Biz bunun reprodüksiyonunu yapıp teşhir etmek istiyoruz. Deriyi bulduk, kağıdı bulduk, kaligrafı bulduk, ama ebruyu yapamıyoruz içinde ebru var dediler. Bize bu ebruyu yapar mısın dediler. Fotoğrafını çektik. Çünkü o anayasayı ebru yaptığımız yere sokamayız su var vesaire. Ben orada ölçü aldım. On dakika ya da on beş dakika sürdü ben ebrunun aynısını yaptım. Sadece benimkinin renkleri daha canlı çünkü öbürü aşınmış zamanla. Biz bunu hava tabancası ile aşındırırız renkleri aynı olur hiç merak etme dediler. Dediler ki nasıl yaptın imkansız, bizim ebrucular bu kadar senedir uğraşıyorlar yapamadılar, sen nasıl yaptın? Dedim ki ben ustalarımı taklit ederek öğrendim. Ben ona baktığım zaman hangi boyayı önce atmış, hangi boyayı çok sonra atmış, hangi boyayı kalın fırçayla hangi boyayı ince fırçayla atmış, nereye ne yoğunlukta fırça serpmiş hepsini görüyorum. Çünkü senelerdir ben ustamın ebrularını taklit ediyorum onu nasıl yapmış bunu nasıl yapmış diye.

 

3.SÜREÇ: HAYAL KURMAK

ALPER ALMELEK: Harika bir cevap, diğer soruya geçiyorum. Üçüncü kısım da hayal kurmak. Ebru sanatçısına hayal gücünü geliştirmesi için ne yapmasını önerirsiniz? Siz kendi hayal gücünüzü nasıl geliştiriyorsunuz?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Bu benim için cevabını bulması zor bir soru. Hiç düşünmedim hayal gücümü nasıl geliştirdim diye. Ebru yaparken ben onun bitmiş halini hayal ediyorum. Bittiğinde nasıl bir şey istiyorum ben diye.

ALPER ALMELEK: Ve onu tutturuyor musunuz?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Marifet orada zaten onu tutturmakta. Yani onu tutturamazsanız ortaya bir şey çıkıyor ama renkler menkler olmuyor. Şimdi herkes ebrucu oldu. Ama kaliteli doğru ebru yapan iki üç tane var. Beşiktaş’ta Milli Saraylar Galerisi’nde bir sergi açtım, ‘İçinde Çiçek Olmayan Ebrular Sergisi.’ Çünkü gezdiğim bütün ebru sergilerinde hep çiçek var. Yeni yeni çiçekler icat ediyorlar, hep çiçek çiçek. Bu Ebru Battal Ebru ya. Bunlara Batı’da Türk kağıdı diyorlar. Bize mal olmuş. Ebru yapan herkes çiçek yapıyor, kimse battal yapmayı bilmiyor. Çiçeğin altına battal yapamıyorlar. Boyaları bir tarafa yığıyorlar soyut resim yapıyormuş gibi. O sergi için şöyle bir şey yaptım. İnsanlara ebrunun meşkle öğrenileceğini göstermek için bir tane Özbekler Tekkesi Şeyfi Ethem Efendi benim ustamın ustasının ustası, bir tane Necmettin Okyay, bir tane Mustafa Düzgünman’ın ebrularının birebir taklitlerini yapayım, orjinalini koyayım altına da benim yaptığım taklidi koyayım ki görsün insanlar bu taklitle de öğreniliyor diye. Çünkü bunun başka bir sebebi daha var, Süleymaniye Kütüphanesi’nde 300 – 400 yıllık kitaplar var. Kitapları restore ediyorlar yıpranmış cildi. O cilt tamir edilirken dönemine uygun cilt yapıyorlar. Yani 17. yüzyıl kitabına 17. yüzyıl cildi yapıyorlar. İçine de 17. yüzyıl ebrusu koymak lazım. Bugünkü ebruyu koysanız rezil edersiniz kitabı. O dönemin soluk renkleriyle, o dönemin toprak renkleriyle ebru yapmanız lazım. Dolayısıyla taklit etmeniz lazım. Oraya ben üç tane koydum. Bunları yaparken ben neler hissettim anlatayım size. Necmettin Okyay’ın ebrusunu taklit ediyorum bir tane Gelgit Ebru. Renkler falan tamamen aynı muhteşem ama yapıyorum yapıyorum bir türlü içime sinmiyor bir türlü aynısı olmuyor. Öyle hissedemiyorum yani. Aynısı olarak görüyorum ama aynısı gibi değil de geliyor. Gecenin ikisi üçü gibi bir baktım Necmettin Okyay’ın çizgileri hafif şöyle şöyle. Onun da Parkinson başlamış son döneminde eli titriyor adamcağızın. O bizi çekerken elleri titremiş. Ben de elimi titrettim onun gibi aynısını yaptım. Koydum sergiye herkes aynısı olmuş dedi. Sonra Ethem Efendi’nin ebrusunu yaptım aynısı oldu renkler büyük lekeler falan. Hanımı çağırdım dedim otur şuraya bir ebru yapacağım seyret. Seyrettirdim ona dedim ki bu gördüğün  manzarayı bundan 100 sene 150 sene evvel Özbekler Tekkesi Şeyhi Ethem Efendi gördü bir de şimdi sen gördün. Başka kimse görmedi bu manzarayı. Yani burada olan olayları. Ebru insana böyle çağrışımlarda bulunduruyor.

 

İLHAM PERİSİNİN GELİŞİ

ALPER ALMELEK: Bu üç hazırlık sürecini yaptıktan sonra İlham Perisi geliyor. Yaratma anı geldiğinde ne hissediyorsunuz?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Benim bir Menekşe Ebrum var. Burada değil o. 25 sene önce rahmetli kayınpederim sağdı onlara gittik. Kayınvalide sağolsun bodrumu temizledi benim için. Ben orada kurban bayramı tatilinde dokuz gün ebru yaptım. Benim tatilden başka ebru yapma şansım yok. Normal mesaiye gidip geliyorum. Bir de haftasonları bir de uzun tatillerde bayram ediyorum. Çünkü ne kadar sürerse uzun vaktiniz varsa yaptığınız ayarlar o kadar yavaş yavaş en sonunda perfect oluyor. Mükemmel ayara ulaşıyorsunuz. Ben orada ebru yapmaya başladım. Bir menekşe yaptım orada. Geçe saat üç buçuk muydu dört müydü sabaha karşı artık kalkamıyorum artık başından. Emin olun ağladım yani. Ben bunu nasıl yaptım benden bu nasıl çıktı diye. Çünkü o güne kadar o kadar güzel menekşe görmedim. Mustafa Hocamda da görmedim, kendi yaptıklarım içinde de kimsede yoktu zaten. Ondan sonra öyle yapmaya başladım, talebeler de öyle yaptı. Yoğun bir duygusallık yaşıyorum. Ama İlham geldi diye oturup düşünmüyorum ama, yani böyle ebru yaparken hissediyorum çok güzel olacak. O zaman kalkamıyorum işte. Necmettin Hoca’da kalkamazmış hatırası var. Sabaha karşı oturmuş ebru yapıyor gecenin bir yarısı ezan okunuyor sanmış, ne çabuk ezan okundu demiş. Dışarı bir çıkmış ezan mı diye yangın çıkmış tulumbacılar gidiyormuş yangın var diye bağırıyorlarmış. Kaptırmış kendisini adam camide imam namazı filan kaçırmaz yani. Ama yani karıştırmış saatleri falan. Böyle oluyor kendinizden geçiyorsunuz saati falan unutuyorsunuz. Bir tane daha yapayım bir tane daha yapayım diyorsunuz. Bazen de şöyle tersi oluyor, şunun ödünü biraz arttırsam çok güzel olacak zannediyorsunuz ödünü arttırıyorsunuz her şeyi berbat ediyorsunuz. İşte o size benim İlham anlayışım ben öyle anlatıyorum öğrencilerime de şu kavanoza bir damla öd koysam çok güzel olacak ayar çok netleşecek rengi çok güzel olacak. O bir damla öd koyma fikri geldiği anda diyorum ki İlham geldi bir damla öd koy buna.

 

YARATICILIKTA BAŞARISIZLIK 

ALPER ALMELEK: Zaman zaman yaratıcı insanlar başarısız da olabiliyorlar. Başarısızlık da bu işin bir parçası. Başarısız olduğunuzda onunla nasıl baş ediyorsunuz?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Öyle durumlar olduğu zaman bırakıyorum. Çalışmayı bırakıyorum. Boyayı iki damla fazla koyduğum zaman bütün hevesim kaçıyor, konsantrasyonum da gidiyor. Diyorum boşuna ne zaman ne kağıt ziyan et yoruldun artık demek ki olmuyor onu bırakıyorum gidiyorum yatıyorum. Ertesi gün yeni bir enerjiyle gidiyorum diyorum ki bu boyanın ödü fazla gelmişti şunun içine biraz su koyayım biraz daha boya koyayım biraz daha düşüneyim.

 

TEKNOLOJİ YARATICILIĞINIZA NASIL ETKİ EDİYOR?

ALPER ALMELEK: Teknolojiyi kendi yapmış olduğunuz sanatınızda nasıl kullanıyorsunuz?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Ebruya teknoloji anlamında katkım çok fazla. Hoca vefat ettikten üç dört sene sonra 1993 – 1994 yıllarında ben kitre almaya diye Mısır Çarşısı’na gittim.Yeni mahsül kitre eylül ekim gibi geliyor.

 ALPER ALMELEK: Kitre nedir?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Kitre, Anadolu’da yetişen geven otu diye bir ot var, o otun havayla temas ettiğinde kemikleşen salgısı. Hafif bir zank bu. Yani yediğimiz şeylerde de var, kıvam artırıcı olarak gıdaların içerisine katılıyor. Mesela vapurda sahlep içtiyseniz yarısı kitredir onun.Sahlepi az kullanmak için kitre koyuyorlar kıvamı kitreyle veriyorlar biraz da koku versin diye sahlep koyuyorlar. Yenebiliyor yani. Bunu biz suda eritiyoruz çok hafif bir yapışkanlık veriyor ve kıvam veriyor suya. Onun üzerinde yapıyoruz ebruyu. Bu sıvının kıvamı çok önemli. Bir bardak su dökseniz içerisine 50’ye 70, 35’e 50 ebadında bir su dökseniz bir tekneye bütün ayarlar değişiyor her şeyi baştan yapmanız lazım. Gittim Mısır Çarşısı’na kitre alacağım, beyaz kitre çok makbul bizde. Yani ilk mahsul kitre. Çiziyorlar köylüler onu gövdesini. Gidiyorlar köylüler çadır kurup yatıyorlar dağda 1700 metrenin üzerinde yüksekliklerde yetişiyor bu bitki. Ertesi gün kalkıyorlar, o çizdikleri yerden çıkan zankları kıtır kıtır topluyorlar çam sakızı gibi bir şey yaprak gibi şekli. Tekrar çiziyorlar yatıyorlar sonra ikinci mahsül üçüncü mahsül gittikçe kalitesi düşüyor rengi kirleniyor kahverengiye dönüyor en son. İlk mahsül beyaz çok güzel. Bir baktım her yerde kitre var bir kilo aldım hemen ondan. Ben zannettim çok güzel yapacağım. Sonra geldim tekneyi hazırladım ebru yapıyorum. Çok güzel kıvam var suda hiç yapışkanlık yok boyalar akıyorlar. İran’dan ucuz kitre ithal etmişler. Kilosu 40 lira, bizim kitrenin kilosu 160 lira, bu kitrenin kilosu 40 lira bembeyaz ama. Bütün o kitreyi zank için kullananlar için işine gelmiş onlar almış ama ebrucuların işine yaramadı. Ben ortada kaldım, kitre de gelmedi. Etrafı o kitre kaplayınca kimse kitre toplamadı ya da göndermedi adamlar buraya. Sohbet ediyorduk Niyazi Sayın ile hocam dedim kitre bulamıyorum. O da Amerika’ya gitti orada ebru falan yaptı, konser verdi, konservatuarda ders verdi. Sana bir şey vereceğim dedi bundan çok memnun kalacaksın dedi. İrlanda deniz yosunu, deniz kadayıfı diyorlar Türkçe’de ondan bir torba verdi. Onu hemen hazırladım o çok güzel oldu. Amerika’da bir arkadaşımız var danışmanımızdı bizim projede Çetin Kayakoç iki üç ayda bir geliyor projede çalışıp gidiyordu. Ona yazdım hemen Çetin gelirken bana deniz kadayıfı getir ne kadar getirirsen valizde ne kadar yer varsa. O gidip geldikçe ben getittirdim stokladım deniz kadayıfını. Ben başladım deniz kadayıfıyla yapmaya. Çok hızlı hazırlanıyor, ortaya çıkan ebrunun netliği çözünürlüğe kitreye göre çok daha yüksek. Kitrenin o çözünürlüğe ulaşması için üç hafta filan geçmesi lazım. Üç hafta bunu yapıyorsunuz iyice eriyor eriyor üç hafta sonra ancak çözünülürlüğü atıyor.  Bunu ıslatıyorsunuz 3 gün sonra mis gibi ebru çıkıyor. Tabi bu deniz kadayıfını kullanmak Türkiye’de bir devrim ebruda. Şimdi ben geçip de bunları yapınca herkes öğrendi deniz kadayıfıyla yapmayı, deniz kadayıfını ithal edip satmaya başladı. Gidiyorsunuz bana bir 200 gram deniz kadayıfı diyorsunuz tartıyor veriyor adam kullanmaya başlıyorsunuz.

ALPER ALMELEK: Yurtdışındakiler de öğrendi mi deniz kadayıfı kullanmayı?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Yurtdışındakiler zaten deniz kadayıfı kullanıyorlar. Ama internet yok o zaman. Biz o internetin yokluğunda deniz kadayıfı nereden bulunur nasıl bir şey bilmiyoruz. Anca Amerika’ya gitmiş Niyazi Hoca oradan bulmuş getirmiş bir parça ona vermişler o da duruyor orada bunu bir dene bakalım dedi verdi bana. Ondan sonra mesela, biz boyaların etrafı harelensin diye ya da delik açılsın diye terebentin katarız neft. O çok hassas bir işlem. Biraz fazla kaçırırsanız kocaman delikler oluyor az koyarsanız bir etkisi yok. Onu çok doğru ayarlamak lazım çok iyi sıkıştırmak lazım. Mesela biz terebentini koyuyoruz, ben hocamdan da öyle gördüm fırçayla karıştırıyoruz. Terebentin suyla karışmıyor normalde yağ çünkü. Ne kadar çok karıştırırsan o kadar iyi diye karıştırıyoruz karıştırıyoruz ondan sonra yapıyoruz delikler küçülüyor ama hala delikler var şunu elde etmek çok zor. Süt köpürtücü şeyler varya onlardan aldım bir tane yaptım oh mis gibi oldu. Bütün herkese öğrettim şimdi bütün herkes süt köpürtücü kullanıyor nefti karıştırmak için. Ondan sonra mesela 40/40 mermer kestiririz destiseng diye bir mermer tornasına yaptırdığımız el taşı vardır böyle yarım daire şeklinde. Boyayı toprak halde onun içine koyarız ortasını çukur yapar su koyarız çamur yapar sonra 8 çizer gibi saatlerce ezeriz böyle. Topraktan boya yapmak için. Ben onun yerine gittim kimyacılardan eczacı havanı aldım ihtiyacım kadar boyayı eziyorum. Aşağıda iki tane boya ezme makinem var. Bir tanesini kendim yaptım yukarıda duruyor bir tanesini profesyonel bir arkadaşa tarif ettim o yaptı.

ALPER ALMELEK: Ben bir dönem boya firmasında çalıştım. Bizim kocaman boya ezme makinalarımız vardı.

ALPARSLAN BABAOĞLU: Onlardan esinlenerek ben de plastik şişeler var böyle içlerine silindirler kestirdim, bilye de koyabilirsiniz fabrikalarda bilye var. Ben plastik pirinçler kestirdim her birinin içerisine ikişer üçer tane pirinç çubuk atıyorum boya atıyorum su atıyorum makinaya bağlıyorum makine döndükçe onlar da dönüyor. Oraya zaman şeyi koydum bir de. On beş dakika çalışıyor on beş dakika dinleniyor motor. Bir bırakıyorum bir hafta çalışıyor makine kendi kendine.

 

GENÇLERE YARATICILIKLARINI GELİŞTİRMELERİ İÇİN ÖNERİLER

ALPER ALMELEK: Ebru öğrenmek isteyen birine onun kendisini geliştirmesi için ne önerirsiniz?

ALPARSLAN BABAOĞLU: Doğru ebru yapan birisini bulması lazım. Bu ebrunun şöyle bir talihsizliği var boyaları suyun üstünde yüzdüren ve kağıda aktardı mı ooo herkes sanatçı. Sanatçı oldu sergi açıyor. Adıyaman’da Halk Eğitim Merkezi sosyal medyada gördüm hanımlara ebru kursu üç ayda sertifika veriyoruz. O iş öyleyse ben hocadan icazet alıncaya kadar dört sene geçti. Dört seneden sonra da ben üzerine senelerce uğraştım. Talebeler de senelerce uğraşıyorlar icazet almak için öğrenmek için. Sertfikayı alan kadın diyor ki ben sanatçı oldum hemen yandaki galeride sergi açıyor. Onu gören de ebruya bak vay be. Çünkü adam hayatında hiç şunları görmemiş, onu ebru zannediyor. Kötülük yayılıyor böylece. Şunu tavsiye ederim, reklam olsun diye söylemiyorum bunu ben her şeyi anlattım bunun içerisinde. Ebruyla alakalı ne varsa teknik olarak da bahsettiğim şeyler de dahil olmak üzere hepsi burada var. Bunu alacaklar çalışacaklar bundan. Bu başucu kitabı. Geçen gün de konuşuyoruz, diyorum ki ben ara sıra bakıyorum kitaba ansiklopedi gibi kitap olmuş. Yok yok içerisinde.

 

 

Load More Related Articles
Load More By seda melek bayramogllu
Load More In Türk Yaratıcılardan Esinler

Yanıtla

Your email address will not be published.Gerekli alanlar işaretlenmiştir. *

Check Also

Uğur Erbaş, Animatör & Grafik Tasarımcı

      KONU BAŞLIKLARI: YARATICILIK BİR ESERİN ...

FORMÜLÜM


Alper Almelek 1971’de dünyanın en güzel şehri olarak nitelediği İstanbul’da doğmuştur. University of Southern Maine ve Sonoma State University’de Siyasal Bilimler ve Müzik eğitimi (Opera Şarkıcılığı ve Piyano) görmüştür. 1995’te yurda dönüşü ertesinde 11 yıl boyunca aile işinde çalıştıktan sonra Siegwerk Corporation’ın Türkiye Genel Müdürü...
DEVAMINI OKU

TESTLER

KİTAP İNDEKSİ

INSTAGRAM KÖŞESİ

Instagram has returned invalid data.

İŞ’TE KAHKAHA