Türk Yaratıcılardan Esinler

Behiç Ak, Karikatürist


 

 

YARATICILIK NEDİR?

BİR ESERİN YARATICI OLDUĞUNU NASIL ANLIYORSUN?

AİLENİZİN YARATICILIĞINIZ KONUSUNDA BİR ETKİSİ, KATKISI OLDU MU? NASIL OLDU?

USTA-ÇIRAK İLİŞKİSİNİN YARATICILIKTAKİ ÖNEMİ NEDİR?

YARATICI BİR KİŞİNİN PROFİL ÖZELLİKLERİ NELER OLMALI?

YARATICILIKTA RİTÜELLERİN VAR MIDIR, NELERDİR?

YARATICILIĞIN HAZIRLIK SÜREÇLERİNİ NASIL UYGULUYORSUNUZ, ALGILIYORSUNUZ?

1.SÜREÇ: RUHUN HAZIRLANMASI

2.SÜREÇ: GÖZLEM YAPARAK GÖRSEL ZEKAYI GELİŞTİRMEK

3.SÜREÇ: HAYAL KURMAK

İLHAM PERİSİ NASIL GELİYOR? O ANDA NE HİSSEDİYORSUNUZ?

TEKNOLOJİ YARATICILIĞINIZA NASIL ETKİ EDİYOR?

YARATICILIKTA HİÇ BAŞARISIZ OLDUNUZ MU? BUNUNLA NASIL BAŞ ETTİNİZ?

GENÇLERE YARATICILIKLARINI GELİŞTİRMELERİ İÇİN NE ÖNERİRSİNİZ?

SİZİ ETKİLEYEN YARATICILAR, YARATICILIK İŞLERİNDEN ÖRNEKLER VEREBİLİR MİSİNİZ?

 

YARATICILIK NEDİR?

ALPER ALMELEK: Yaratıcılığı nasıl tanımlıyorsun?

BEHİÇ AK: Yaratıcılık anlamı hep değişen bir şey. Tarihsel bir kavram. Şimdi çok cahilce bir şey söyleyeceğim de 19. Yüzıldaki Sovyet Rusya’da ki yaratıcılıkla 14. Yüzyıldaki Japonya’da ki yaratıcılığın aynı kavramlar olmadığını düşünüyorum. Yani hepsi değişiyor. Tabii ki hep böyle pozitif kavramlar vardır ya yüceltilen kavramlardan birisidir. Yaratıcı olmak bir tür Tanrı seviyesine ulaşmak gibi. Yaratmak Tanrı’ya ait bir şey olduğuna göre o yüzden bir tür Tanrı seviyesine ulaşmak gibi görüldüğü için yaratıcılık da yüceltilmiştir bir kavramdır. Zaman zaman da aşağılanmış bir kavram. İnsanın kendisinin Tanrı olamayacağı düşünülerek hareket eden birtakım insanlar da yaratıcı insanları cezalandırmışlardır.

ALPER ALMELEK: Genelde yaratıcılıkla ilgili akademik tanımlara baktığımız zaman iki tane farklı şeyin birleştirilmesi ile yeni bir şey çıkması öngörülüyor. Buna katılıyor musunuz?

BEHİÇ AK: Çok basit olarak evet yaratıcılık odur. O döneme kadar olmayan bir şey yaratmaktır. Tekrar ederek bir şeyin daha iyisini yapmak değil de o döneme kadar olmayan, kimsenin görmediği bir şeyi oluşturmak, onu ortaya çıkarmak, onunla ilgili düşüncelere insanları sevk etmek. Tasarım da girebilir bunun içine sanat da girebilir. Ki sanat tasarımdan daha farklı bir şeydir. Bir takım kapalı düşünceler de girebilir. Ama o güne kadar saptanmamış, pek fazla düşünülmemiş bir şeyi ortaya koymak aslında. Ya da o tür fikirleri içinde barındıran bir metin ya da eser ortaya koymaktır. Tabii çok daha açılması gereken bir konu. Bugün içeriği boşaltılmış da bir konu. Çünkü her şeye yaratıcı deniyor artık. Yaratıcı yazarlık, yaratıcı drama vesaire insanlar hep böyle sanki herkes sürekli hep yaratıyormuş gibi. Yaratıcı da çok kutsal olduğu için o kavram çok iyi pazarlanıyor. Çok iyi pazarlandığı için piyasada değeri olan bir kavram. Piyasa yapan, bir getirisi olan bir kavram. O yüzden herhangi bir şeyin başına yaratıcı kelimesini koyduğunuz zaman para kazanabileceklerini düşünüyorlar insanlar. Politikacılar da bunu çok kullanıyor. ‘Çok yaratıcı projelerimiz var’ gibi mesela…  Ama doğayı mahvediyor aslında. Ya da tasarımcılar içinde kullanılıyor. Çok yaratıcı bir tasarımcı diyorsunuz mesela. Hakikaten bakıyorsunuz biçimsel olarak yaratıcı görünüyor o sırada sizin gözünüzü boyuyor. Ama sonuçta ortaya çıkan ürün eskinin bir tekrarı ve piyasaya sunulmuş gereksiz bir şey. Mimarlıkta son dönemlerde çok örneği vardır. LV’nin mesela Pariste yaptığı müze çok yaratıcı. Ama bir yandan da detay çöplüğü. Anlamsız bir şey olarak da görebilirsiniz.

 

BİR ESERİN YARATICI OLDUĞUNU NASIL ANLIYORSUN?

ALPER ALMELEK: Peki bir esere baktığınızda onun yaratıcı olduğunu nasıl hissediyorsunuz? Konuyu açmak için bir örnek vereceğim. Julian Barnes bir kitabında diyor ki bir esere baktığınızda, eser bizim zihnimizi düşüncelere sevk ediyorsa, kalbimizi titretiyorsa, zekamızı kurcalıyorsa hatta o çalışmada bir hüner görüyorsak biz o eseri yaratıcı buluyoruz. Buna katılıyor musunuz?

BEHİÇ AK: Bu yüzeysel bir bakış. Çünkü bir şeye bakabilmek çok önemli. Hakikaten bakabilmek kolay bir şey değil. Bakıp bir şeyi görebilmek ön bilgi ya da ön kavramlar istiyor. Yoksa baktığın zaman göremezsin. Mesela bir empresyonist tabloya baktığınızda Monet’in bir tablosu karşınızda duruyor. Orada eğleniyorlar,  güzel yapmış, ışık güzel benzetmiş falan ama ben daha çok Van Gogh’u seviyorum diyebilir birisi. Ama bu böyle çok bilinçle edilmiş bir kavram değildir. Ama empresyonizmin ne olduğunu bilen, ya da o sırada nasıl bir değişime yol açtığını bilen bir göz oraya baktığında ya burada aslında ilk defa renk ve ışık aynı şey haline dönüşmüş ve bu çok önemli bir şey resim tarihinde diye baktığında o zaman çok başka bir şey görürsünüz.

ALPER ALMELEK: O zaman bilgi birikimi ile bakmak lazım.

BEHİÇ AK: Sadece anlayabilmek için bilgi birikiminin yanında deney de bir parçası. Bu illaki bilgiye dönüştürülmemiş olabilir. Daha önce kavramsallaşmış bir bilgi olmayabilir sizin kendinizin o sırada düşündüğü bir şey de olabilir. Sezgi de olabilir. Ama o sezgiler de bir deneyimle oluşan bir şey. Baka baka edinilmiş bir sezgi olabilir. İlla bilgi olmak durumunda değil yani deneyimlenmiş bir bakış açısı olması lazım. Yoksa oradaki farklılığı algılayamazsın zaten. Mesela bizim toplumumuzda resme çok iyi bakılamıyor. Ben mesela bazen çocuk kitaplarında resim okuma yapıyorum.  Avrupa’da çok yaygın olarak yapılan bir şey resim okuma. Resme uzun sür bakarak onu tanımlamak. Bir resme insan iki-üç dakika bakabilir ama ona on dakika baktığınızı düşünün. O zaman çılgınca bir şey olur.

ALPER ALMELEK: Bir araştırmaya göre Dünya ortalaması 17 saniye bir galeriye ya da müzeye gittiğimizde. Çok düşük yani bakmıyor gibiyiz.

BEHİÇ AK: Öyle bir izlenim. Fotosentez yoluyla o bilginin kendimize geçeceğini falan zannediyoruz. Ama uzun süre baktığımızda bu yani illaki bir sanat eseri olmak zorunda değil.

ALPER ALMELEK: Jennifer Robert öğrencilerini Boston’da bir müzeye götürdüğünde bir tablonun önünde 3 saat bekletirmiş.

BEHİÇ AK: İşte o zaman tablo ile ilgili başka şeyler görüyorsun. Tabii bu sanat eseri olmayabilir. Bir aile fotoğrafı da olabilir. Ona bakarsınız bir 17 saniye amcam var dayım var hepimiz var ne güzel deriz. Ama mesela çok uzun süre baktığınızda ya hepimiz birbirimize dokunmuşuz diye görürsünüz. Herkesin birbirine dokunduğunu hiç görmeseniz de kavramsallaştırmamışsınızdır.

ALPER ALMELEK: Hatta şeyi bile fark edebilirsiniz. Amca bana dokundu ama teyzem bana dokunmadı. Çünkü o gün biz kavgalıydık. Onu bile görebilirsiniz.

BEHİÇ AK: Evet aynen. O bilgiyle diğer fotoğraflara baktığınız zaman ya bu bir tipoloji mi mesela herkes böyle aile fotoğraflarında birbirlerine sarılıyorlar diye düşünürsünüz. Eğer tekrar ediyorsa o bilgi oradan bir şeye varabilirsiniz. Ya da tekrar etmiyorsa o aileyle ilgili olduğunu düşünürsün. Yani sosyolojik bir şeye bile ulaşabilirsin. Çok fazla şeyler görebilirsiniz bununla ilgili yani. Fakat genelde görsellikle ilgisi zayıf olan toplumlar ya da dünya çok görselleştikçe de görsellikle ilişkin zayıfladığını düşünüyorum ben. Çünkü bakılan şeye ayrılan süre azalıyor. Bakılan şey çok artıyor ama ayrılan süre azalıyor. Mesela ben gezerken Donatello’nın heykellerini gördüm. Çok müthiş bir heykel. Nesi müthiş bunun? Bu basit bir adam asker duruyor orada. Oysa ki Michelangelo’nun heykeline bak bulutları kaldırıyor falan. İlk defa yer çekimini heykele yansıtmış, adamın ağırlığını hissediyorsun ama Michelangelo’da onu hissetmiyorsun. O adam duruyor 48 kiloysa eğer onu hissediyorsun duruşundan. Ben diğer heykellere baktım böyle değildi falan gibi. O heykelin postüründeki kendi iç ağırlığını hissettiren o yeni bilgi size geçiyorsa aslında o basit heykelin ne kadar devrimci bir heykel olduğunu görebilirsiniz. Bu çeşitlendirilebilinir tarihte olay yarat şeyler üzerine. Mesela Jotto’nun bir tablosuna baktığınız zaman o da İsa’nın çarmıha gerilişini anlatıyor bunun hiçbir farkı yok ki diğerlerinin aynısı burada zaten perspektifte yok diyebilirsiniz. Bu adam peki Rönesans’ı nasıl başlattı? Ama oradaki tek tek şeylere karakterlere baktığınızda aslında bunların hepsi diğerlerinden ayrıdır. Jotto sıradan insanların hepsini bir karakter olarak çizmişti. Demek burada bir farklılık vardı. Bu neydi? 0 200-300 yıl içinde nasıl farklılığa tekabul ediyorsa o zaman Jotto’ya bu adam çok yaratıcı diyebilirsiniz. Tabi her zaman tarihin böyle devrimci dönemleri olmuyor Rönesans, Reform gibi. Yaratıcılık kavramını da her zaman tarihin devrimci dönemlerine atıfta bulunarak anlatmak kolay bir şey değil. Belki ileride birleşecek olan küçük küçük bilgileri oluşturan insanlar vardır. Bir takım kurallara karşı çıkarak ya da bir takım kuralları bozarak, o zaman çok fazla anlaşılmayan ama onu gören bir başkası referans alarak ileriye yeni fikirler taşıyacak. Ve bunları da görebilmek lazım.

 

AİLENİZİN YARATICILIĞINIZ KONUSUNDA BİR ETKİSİ, KATKISI OLDU MU? NASIL OLDU?

ALPER ALMELEK: Çocukluğunuzdan itibaren sanatınızla ilgili aileniz size destek oldu mu?

BEHİÇ AK: Benim edebiyatla yazıp çizmeyle hep ilişkim oldu çocukken. Babam İstanbullu. Ve yapmak istediklerini gerçekleştirememiş bir adam. Sultanahmet Güzel Sanatlar Lisesinde öğrenci olmuş ama onu devam ettirememiş Anadolu’ya öğretmen olarak gitmiş. O yüzden benim yaptığım her şeyi destekliyordu. Çünkü kendisi yapmak istiyordu. Ben mesela mimarlık okudum. Hemen bıraktım mimarlığı. Aslında mimarlığı okumayı bıraktığım anda mimarlığa başladım. Çünkü mimarlık eğitiminin yapmakla sınırlı olduğunu fark etmiştim. Oysa ben anlamak istiyordum yani. Yapmakla anlamak iki ayrı açı. Yapıyorsunuz ama anlamıyorsunuz. Çok uçta insanlarda vardır yapan ama anlamayan.

ALPER ALMELEK: Anneniz de destek oldu mu?

DEVRİM ERBİL: Evet evet annem de oldu. Bizim aile sanata açık bir aile.

 

USTA-ÇIRAK İLİŞKİSİNİN YARATICILIKTAKİ ÖNEMİ NEDİR?

ALPER ALMELEK: Bir başka konuda usta çırak ilişkisi. Bu ilişkiye inanıyor musunuz? Sizin ustanız oldu mu?

DEVRİM ERBİL: Ben usta çırak ilişkisine çok inanmıyorum özellikle böyle bir dönemde. Biraz usta ve çırak ilişkilerinde hep ustanın kendi tipolojisini yansıtma durumu vardır. Onun paradigmasını almaktır. Bu taklitle de sonuçlanabilir. Mesela Caravaggio’nun öğrencileri nerdeyse Caravaggio’nun tablosu mu değil mi diye araştırıyorlar. Bir bakıyorlar onun öğrencilerinden biri. Michalengelo da öyle. Biraz böyle yeni bir şeyler yapmak kopmak lazım. Tabi benim uğraştığım alanlar karikatür, tiyatro, roman, çocuk kitapları bunların şöyle bir yanı var. Aslında karikatür roman ya da çocuk kitapları arasında bir çizgi olarak düşünürsek bunların kendi içinde bir çatışma var. Bu çatışma şöyle hem anonim olmak zorundalar hem de bireysel. Bu çatışma karikatürde biraz daha fazladır. Karikatür anonim gibi görünmediği zaman anonim olmaktan çıkar. Ama çok anonim olduğu zamanda hiçbir bireyselliği kalmaz. Kişisel hiçbir yanı olamaz. O yüzden o kişisellikle anonimlik arasında ki çatışmanın en yüksek olduğu uğraşlardan belki birisi karikatür. Burada çok farklı bir şey söylemek çok mümkün değildir gibi. Burada belli bir bakış tipolojisi vardır ve onun dışına çıktığınız zaman mizah olmaz. Aslında bu bir challenge meselesi. Romanda da aynısı geçerli.

ALPER ALMELEK: Bir ustanın size bir faydası olmaz mı? Ya da olmadı mı?

BEHİÇ AK: Bir usta değil de birkaç ustam olmuştu.

ALPER ALMELEK: Ama ben birebir temasta olduklarınızdan bahsediyorum.

BEHİÇ AK: Hayır öyle olmadı. Çünkü şundan dolayı bizim jenerasyon biraz farklı. Biraz politik hareket etmiş bir jenerasyon. Çünkü politikanın içine sıkışan bir jenerasyon. Bizim okuduğumuz dönemde Yıldız Üniversitesi’nde okudum ben. 16 tane insan öldürüldü yani. Bunların bir kısmı arkadaşımdı.

ALPER ALMELEK: Böyle bir ustayla temasınızın olması bile düşüktü o halde. Okuyordunuz ama bağımsızdınız.

BEHİÇ AK: Tabii. Bağımsızdık. Politikanın bir parçası olmak durumunda kalıyordunuz. Ama bir yandan da onu eleştiriyorsunuz. Eleştirerek var ediyordunuz gibi.

 

YARATICILIĞIN HAZIRLIK SÜREÇLERİNİ NASIL UYGULUYORSUNUZ, ALGILIYORSUNUZ?

1.SÜREÇ: RUHUN HAZIRLANMASI

ALPER ALMELEK: Derste Yaratıcılığı işlerken üç hazırlık sürecinden bahsediyorum. Tabi bunlar arka arkaya gelmek zorunda değil. İç içe de olabilir. Ama insanlar yaratıcı olmak için üç aşamadan geçiyorlar. Bunlardan bir tanesi ruhun hazırlanması. İkincisi gözlem yapıyoruz ve üçüncüsü hayal kuruyoruz. Bunları tek tek size sormak istiyorum. Sizin kendinizi huzurlu hissettiğiniz, gittiğinizde mutlu hissettiğiniz bir yer var mı? Eviniz olabilir, atölyeniz olabilir, Belgrad ormanı ya da Taksim olabilir ya da bir bank herhangi bir yer?

BEHİÇ AK: Mesela Büyükada öyle bir yerlerden biri benim içinde.

ALPER ALMELEK: Bunun gerekliliğine inanıyor musunuz? Yaratıcının böyle yerlerinin olması, kendi kendine gidip kalması gibi…

BEHİÇ AK: Tabii tabii inanıyorum. Kesinlikle öyle. Çünkü iki tür eğitim var. Bir tanesi didaktik eğitim, birisinin sizi eğitmesi. Bu çırak ilişkisi olabilir,  öğretmen olabilir. Didaktik eğitimde daha çok tasarlanmışlık var. Ve amaç sonuç ilişkisinin daha çok belli olduğu bir eğitim. Çünkü bir zaman var. Otodidaktik eğitimde ise kendi kendine eğitimde ise bir gevşeklik var. Fakat bu gevşekliğin getirdiği ilginç bir parametre var: tesadüf. Tasarımsız bir şey tesadüf. Yaratıcılık her zaman tesadüfe her zaman daha yakındır. Diğeri ise didaktif eğitim ise yaratıcılık vermeye çalışırsın ama veremezsin. Çünkü tesadüf yoktur onun içinde. Şunları şunları yaparsanız yaratıcı olursunuz deniliyor. Ama onda bir tesadüf yok diyor. Aslında bütün bilimsel buluşların hepsi çok sistemli bir çalışmanın sonucunda ama son şeyde bir tesadüf sonucunda çıkmıştır. O tesadüf olmazsa tesadüfen bulunan şey olmazsa yaratıcı bir fikirden bahsedemeyiz. O tesadüfe açık olmak lazım. O tesadüf olması için de mekan değiştirmek bunun için çok önemli. Siz şehrin hep aynı açıları içinde gelip gidiyorsanız bir süre sonra yaşantınız da tesadüflere kapanır ya da hep aynı insanlarla karşılaşıyorsanız ya da hiç istemeden bir şey yapmıyorsanız. Genelde insanın değerli bulduğu şeyler edebiyatta istemeden yaşadığı durumlardır. İsteyerek yaşadığı durumlar çok fazla anlatılmaya değer değil maalesef. Tesadüfün yeri çok önemli insan hayatında.

ALPER ALMELEK: Aslında İngilizce de buna Serendipity deniyor. Aslında hazırlık yapılmış tesadüf. Çünkü siz bilinçli olarak oraya gidiyorsunuz. Yarı bilinçli şekilde, kendi ruhunuz ve mutluluğunuz için hazırlık yapıyorsunuz. Bu bir işletmenin sektör fuarına gitmesi gibi bir şey. Hırdavat peşindeyseniz hırdavat fuarına gidiyorsunuz.

BEHİÇ AK: Evet ama o biraz farklı bir şey gibi. Tesadüf mesela bir sanatçı için şöyle bir önemi var. Tabi yeni bir şey bulmaktan bahsediyorum. Tesadüf çok geniş bir zaman istiyor ona açık olmak. İnsanlar büyüdükçe de tesadüfe kendilerini kapatıyorlar. Yaşlanmanın en önemli belirtisi daha az tesadüf daha çok tasarım olmasıdır. Az vaktim kaldı ben yaşamımı daha kontrol altına almalıyım düşüncesidir. Eğitimin de en büyük zaafı çok kaliteli eğitim ya da kalitesiz eğitimi ne kadar çok tesadüflere kapatırsak bunu o kadar iyi başarıya ulaşırız gibi bir alt metin var. Bu ifade edilmiyor ama öyle maalesef. Tesadüf çok uzun bir zaman ve boş zaman istiyor. Boş zaman olmayan bir yerde yaratıcılığın olması mümkün değil. Elini cebine sokarak eğer bir hoyratça zaman geçiremiyorsan yaratıcı bir şey içinde olamazsın. O zaman durumunu kendinize tanımanız lazım. Mesela genellikle ben bir de şu arada roman yazdım diyenler genellikle çok başarılı olmaz. Burada mesela arada bir iş yapması değil tesadüflere kapalı zaman yaşamaya çok alışmasından kaynaklanıyor. O yüzden çok uzun boş zamanlara ihtiyaç var.

 

2.SÜREÇ: GÖZLEM YAPARAK GÖRSEL ZEKAYI GELİŞTİRMEK

ALPER ALMELEK: Gelelim gözlem yapmaya. Bir yaratıcı olarak gözlem nasıl yapıyorsunuz? Gençlere gözlem yeteneklerini geliştirmeleri için ne tavsiye edersiniz?

BEHİÇ AK: Gözlem çok önemli ama çok zor bir şey. Çünkü nasıl yapacaksınız gözlem? Toplumu nasıl gözlemleyeceksiniz? Şöyle bir örnek vereyim. Bisiklete binerseniz şehirde belli bir hızda gidersiniz. Ve bisiklete binenleri görebilirsiniz aynı hızda gittiğiniz için. Eğer yürürseniz yürüyen insanları, durursanız duran insanları görürsünüz. Hayat da öyle bir şey. Hayatta kullandığınız hızla gözlem yapma seviyeniz arasında paralellik var. Göz hizasına bakarsanız hep göz hizasında olanları görürsünüz. Ama yukarıya bakarsanız binaların çatılarını da görürsünüz. Bir şehri aynı alışkanlıkla kullanabilirsiniz. Hep aynı sokaklardan gitmişsinizdir ama hiç ara sokaklara girmemişsinizdir. Çünkü o sizin için işlevsel değildir. Bir gün arabanız bozulur ara sokaklardan birinden gitmek durumunda kalırsınız. Ve hayatınızda hiç yaşamadığınız bir şeyi yaşarsınız. Onun için gözlem yapabilecek kazalara ya da onu oluşturmaya ihtiyaç var. Demin anlattığım şeye biraz bağlanıyor aslında. Siz hep aynı yerlerde dolaşırsanız düşünsel olarak bir süre sonra gözlem yeteneğinizi kaybetmeye başlıyorsunuz. Görmemeye başlıyorsunuz. Bir gün ben sosyalizm dönemiydi Yugoslavya’da bir şehirde otobüsle gidiyordum. Otobüsten indik ve o şehirde kaldık. Çok yürüyordum şehirde. Çok yürüyünce yürüyen insanlarla karşılaşıp onlarla tanışıyorsunuz. Bir tane vitrin var. O vitrinde bir şeyler yaşanmış. Kadın mankenin zaman içerisinde kolu kopmuş. O kolun yerine bulunamamış çocuk manken kolu takılmış onun da eli yok. Ona da büyük adam eli otutturulmuş. Bütün vitrin öyle. Ben kahkahalarla gülmeye başladım. Bir tane oralı birisi dediki niye gülüyorsun? Ben de bu çok komik diyince o da nesi komik bunun dedi. O artık onu görmüyor, alışmış çünkü. Yıllar içinde oluşmuş bu. Körleşme öyle bir şey yani. Dışarıdan bakan birisi örneğin yabancı bir ülkeye gittiğinde, ilk Paris’e gittiğimde 1986 yılıydı. Burada gençler çift olabiliyorlar 55 üzerindekiler. Ama ortasında kalan kuşak yalnızlar ve birbirlerine çok kızgın. Bu kadar psikolojik bir şeyi fark etmiştim. Sonra baktım hakikaten öyle. Belli bir kuşak yalnız yaşıyor. Ya da Lüksemburg Parkı’nda tek kişilik banklar gördüğümde sandalye gibi sabit çok komik bulmuştum. Ama bir Fransıza göre hiç komik değil. Çünkü Paris’in %50’sine yakını yalnız başına yaşıyor. Ondan esinlenip Tek Kişilik Şehir diye bir oyun yazmıştım.

ALPER ALMELEK: O zaman olabildiğince gezip dolaşmak ve dikkatle bakmak lazım.

BEHİÇ AK: Evet ama bu önceden forma edilerek seyahat broşürü vesaire her şey tasarlanmışsa gözlem yeteneğinizi kapatıyorsunuz. Tesadüfleri yok ediyorsunuz çünkü. Kaçırmayayım duygusu içine giriyorsunuz, o yaptı bende onu yapayım diyorsunuz. Sıradan bireylerde biri haline gelirsiniz o zaman.

ALPER ALMELEK: Plan yapmadan gözlem yapmak lazım o halde.

BEHİÇ AK: Evet plansızlık ve tesadüf lazım.

 

3.SÜREÇ: HAYAL KURMAK

ALPER ALMELEK: Yaratıcı nasıl hayal kurmalı? Ya da bunu nasıl geliştirmeli?

BEHİÇ AK: Malı lafı zaten çelişen bir şey. Hayalin sonuna meli malı diye bir şey gelemez ki. Nasıl koşu yapmalı? Spor bir performans ama hayal bir performans değil. Hayal de tesadüfü bir şey. Hayal yanında düş görmek diye bir şey var. Gece de gündüz de. Düş görmek mesela yaratıcılık da çok önemli. Tesadüfün sonucudur o. Çünkü düşler nedensiz genellikle. Bağlantılar arasındaki düşte gördüğümüz şeyler de girdiler de birbirinden nedensizleşmiş şeyler olabilir. Mesela annenizi birdenbire erkek olarak görebilirsiniz otomobili tamir ederken. Bu aslında sizin bütün alışkanlıklarınızı yıkan bir şey. Bu gündüz düşleri de önemli bir şey. İnsanın düş görmeye açık olması lazım. Hayalden daha yaratıcı olabilir. Daha farklı yerlere götürebilir. Birdenbire insan çok çalıştığı çözemediği bir problemi düşler içinde çözebilir. Beynin öyle bir çözüm yapma kapasitesi yolları çok farklı olabiliyor. İlla sizin istediğiniz gibi de davranmayabilir.

 

YARATICILIKTA RİTÜELLERİN VAR MIDIR, NELERDİR?

ALPER ALMELEK: Yaratıcıların zaman zaman kendi biçtikleri ritüelleri var. Tarihe baktığımız zaman belli saatler arasında resim yapanlar, belli saatler arasında yazı yazanlar gibi. Sizin böyle ritüelleriniz var mıdır? Mekan da olabilir saat de olabilir.

BEHİÇ AK: Ben genellikle mekanlarımı değiştirmeyi seviyorum. O yüzden çok mekanım var. Farklı alanlar da ürettiğim için değişik mekanlarda çalıştığımda alışkanlıklardan kurtulduğumu fark ediyorum. Mesela Büyükada’da çalışırım bazen, bazen Galata’da, bazen Moda, Datça hep değiştiririm.

ALPER ALMELEK: Bu da bir ritüel. Mekan değiştirerek yapıyorsunuz. Dün Utku Varlık ile yaptık söyleşi. O 9’da başlayıp akşam 6’ya kadar çalıştığını söyledi. Güneşin doğuşundan batışına kadar atölyesinden çıkmazmış. Siz mesela değiştirerek yapmış oluyorsunuz.

 

İLHAM PERİSİ NASIL GELİYOR? O ANDA NE HİSSEDİYORSUNUZ?

ALPER ALMELEK: Ruhunuzu arındırdınız, gözlem yaptınız, hayal kurdunuz. Ve birdenbire kapıya vuruluyor  tak tak tak karşınızda İlham Perisi. O geldiğinde ne hissediyorsunuz?

BEHİÇ AK: Ya işte öyle değil aslında. Sizin sorduğunuz sorularda şöyle bir yönlendirme var: Şunları şunları yaparsak şunlar olur diye. Ben ise tam tersini düşünüyorum. Düşü ve tesadüfü öne çıkarmaya çalışıyorum aslında. Tasarlanmamışlığa yani.Siz bir yerde çalışın bütün bunların hepsini yapın ama hiç bir yaratıcı süreç içine girmeyebilirsiniz. Ama yaratıcılığın olabilmesi ortaya çıkabilmesi için temel şeyler, hakkaten bir boş zaman pratiği, gözlem elbette, boş zamanda tesadüfler çok önemli. İlk etapta tasarımdan kaçış. Tasarım bilgisi insanı belli bir paradigma içine sokuyor ve orada limitliyor. Sonra realizasyon süreci tasarımsal sürece dönüşebilir o çok önemli değil. Bugün tırnak içinde tasarım da sanat olarak gösteriliyor ama aynı değil. Tasarım aslında daha çok endüstriye yakın bir kavramdı. Sanat ise tekrar edilemez bir şey. Endüstri ise tekrar edilebilir. Bugünün ideolojisi tasarımı sanattan biraz rahatsız olduğu için 1980 sonrası sanattan dünyada bir rahatsızlık oldu. Müzeler bir tür fabrika haline dönüştü. Avrupa’da son yirmi yıl içinde 300’den fazla müze açıldı. Bu müzeler bir fabrikaya dönüştü. Ya insanların yaptığı işleri değerlendirmek dışında sanatçılara iş ısmarlamaya başladılar. Kendi işlerini dolduracak şeyleri sanat eserlerini kendileri üretmeye başladı. Bir tür fake sanat diye bir şey çıkmaya başladı. Artık sanatçı, tasarımcı  haline dönüştürülmeye başlandı. Bu yaratıcılığı piyasa yaratıcılığına dönüştürür.

ALPER ALMELEK: Benim burada asıl sormak istediğim şuydu. Her nasıl yaratmaya başlasanız da yaratma anınızda fikrin geldiği anda ki heyecanınızı anlatabilir misiniz?

BEHİÇ AK: Tabi insanın kendi kendisini var eden bir şey o. Var olduğunu hissetmek o. Ben yaşıyorum demek. Kendiyle rezonans içinde olmak demek. Kendinize yakın bir şeyi üretmeye başladığınız zaman kendinizi oluşturuyorsunuz. Çünkü kendini oluşturur insan. Yoksa siz anonim birey olarak kalabilirsiniz. Herkes gibi düşünebilirsiniz, herkes gibi bakabilirsiniz, herkes gibi görebilisiniz. Ama anonimiteden sıyrılıp kendinizi birey olarak hissetmek istediğinizde oluşturduğunuz pratik çok farklı bir şey. O ben bir bireyimi hissetiren rezonasyon.

ALPER ALMELEK:Stefen Zweig ilk müsvettelerin koleksiyonunu yaparmış. Mesela Mozart yazarken tam onu bestelerken şuna biraz daha derinlik kat diye küçük notlar alıyormuş. O ilk müsvetteyi Stefan Zweig satın alıyormuş koleksiyonculardan. Böyle sanatçıların ilk müsvetteleri varmış onda. O ilham perisinin geldiği anı koleksiyon olarak alıyormuş Zweig aslında. Çok güzel bir şey. O ilham anında heyecan mı hissediyorsunuz?

BEHİÇ AK: Evet evet tabii heyecan hissediyorum. Mutluluk özellikle.

 

TEKNOLOJİ YARATICILIĞINIZA NASIL ETKİ EDİYOR?

ALPER ALMELEK: Teknolojiyi sanatınızda nasıl buluyorsunuz? Teknoloji size yardım mı ediyor? Köstek mi oluyor? Yoksa ikisi birden mi?

BEHİÇ AK: Aslında sanat ilkel bir şey primitive. Sanatın tarihi yok bu anlamda. Sanatın ilerlemesi gerilemesi vesaire diyemeyiz aslında. Çok sesli müzikle tek sesli müzik arasında  biri gelişmiş biri gelişmemiş gibi bir ayrım yok aslında. Farklı şeyler sadece. O yüzden sanatın tarihsel gelişimi yok. Sanatın endüstrleştirildiği zaman endüstri ile kurduğu bir ilişki de oldu. Sinema bunlardan bir tanesi. Ama tiyatro endüstrileşemedi. Endüstrileşemez. Çünkü  replikası yapılamıyor. Tiyatro eserini orada oynadığınız zaman varsınız. Onun kasetini çekip koyduğunuz zaman o tiyatro olmuyor. Tiyatro olabilmesi için primitive kalması lazım. Aslında resimde öyle birşey. O yüzden sanatın endüstrileşmemesi uniq ( biricik) olması lazım. O yüzden demin de dediğimiz gibi sanat primitivdir ama teknolojiyi bir araç olarak kullanabilir. Ama teknolojinin amacı olamaz. Zaman zaman ben de teknolojiden faydalanıyorum. Mesela İpad kullanıyorum orada çiziyorum. Tarama ucuyla da çizdiğim zamanlar çok oluyor öbür türlü de. Teknoloji bir araç fakat şöyle de birşey var: Dönemin değişmesiyle birlikte yeni anonimiteler oluşuyor. Yeni anonim algılar diyelim biz ona. Mimarlıktan örnek vermem gerekirse, bir dönem mimarlıkta pitoresk binalar vardı. Pitoresk bina resimsidir, güzeldir. İngiliz evleri örneğin güzel olur. Daha sonra fotografik yapılar çıktı. Çünkü o binaların resimleri, iç mekan düzenlemeleri falan fotoğraf olarak mimarlık dergilerine basıldı. O yüzden nasılsa yanında gidip görmeyecek onu fotoğraflarda güzel çıksın diye fotojenik binalar yapılmaya başlandı. Daha sonra dijital olarak iyi gözüken binalar yapıldı. Yapının kendisinin yanına gidiyorsun berbat ama. Bu bir algı değişimidir. Size binayı sattıkları medium ile gerçek hayat arasında bir uçurum oluşmaya başladı. Medium değiştikçe sizin bina ile kurmaya başladığınız ilişki de değişiyor. Bu plastik sanatlar için de böyle. Donatello’nın küçücük heykeli sanat tarihinde olay yaratmış olabilir. Siz onun baskısı onunla ilgili yapılmış belgesel çekersiniz sonra gider görürsünüz Donatello’nın heykeli küçücük. Mediumun çok araya girmesi sanat eserinin algılanmasıyla ilgili yepyeni algılar ortaya çıkarıyor. Ama bu da bir tür ilüzyon aslında.

 

GENÇLERE YARATICILIKLARINI GELİŞTİRMELERİ İÇİN NE ÖNERİRSİNİZ?

ALPER ALMELEK: Gençlere yaratıcılıklarının gelişmesi için neler söylersiniz?

BEHİÇ AK: Ben sanatsal yaratıcılıktan bahsedebilirim. Cesaret isteyen bir şey. Cesur olmak lazım. Cesaret olmazsa sanatsal yaratıcılık olmaz. İkincisi boş zaman. Bütün bunlar olmadan olabilecek bir şey değil. Mevcut klasik bir eğitimin sonucunda cesur olmayıp, o boş zamanı da kendine tanımıyorsa sanata vakit ayırmıyor demektir. O yüzden insanlar genelde buna cesaret edemiyorlar. Kendine zaman ayırmaya çok fazla cesaret edemiyorlar. Çünkü kendine çok fazla güvenmiyor insanlar. Asıl problem o. Aslında dışsal bir nasihata gerek yok o kendi yolunu bulur.

 

SİZİ ETKİLEYEN YARATICILAR, YARATICILIK İŞLERİNDEN ÖRNEKLER VEREBİLİR MİSİNİZ?

ALPER ALMELEK: Sizin kendi etkilendiğiniz akımlar, sanatçılar, eserler kimlerdir nelerdir?

BEHİÇ AK: Ben aslında akımsal olarak bakıldığı zaman daha çok gündelik karikatürde etkilendiğim şey gündelik hayatın eleştirisi. Gündelik hayatın eleştirisi ya da konu edilmesi çok sanatta temel tartışmadır. Iceklos ile Euiripides arasındaki tartışmaya kadar gelir. Bir tanesi trajedyanın içine gündelik insanı sokar. Diğeri ise gündelik insaları koymaz yüksek sınıftaki insanların kralların, Tanrıların trajedyaları vardır. Tiyatroda da vardır bu. Ibsen’in işlerinde mesela Nora alaleda bir kadındır ama trajedisi vardır. Bu kadar büyük bir trajedi bu kadar küçük bir insandan nasıl çıkar gibi düşünceler. Tabi benim mesela karikatürde yapmaya çalıştığım da bu. Sıradan insanlar üzerinden gitmek, onların yansıması, görüş açısı. O anlamdaki politikanın kamuoyu üzerinde oluştuğu fikrinden giderek yapmak. Bunun değişik nedenleri var neden böyle yaptığımla ilgili. Bizim kuşakta hep gelecekten bir şeyler bekleniyordu. Solcuyduk gelecekte bir şeyler olacak. Bugün kavramı çok yoktu. Bugün kavramını savunanlar da gelecek ütopyasından yoksun sömürerek oluşturdular. Bugünkü Neoliberal dönem gibi. Greta Thunberg diye bir  kız çıkıyorya geleceğimi çaldınız diye İsveç’te. İşte bütün bunların eleştirisini gündelik hayat üzerinden yapabilirsiniz. Beni en çok etkileyen akım budur.1900’lerin başından itibaren Zweig’ın kitabındaki dönemle de çakışabilir. Günlük insan, sıradan insan ne zaman sahneye taşınıyor 1900’lerde aslında. Tüm dünyada bu tartışma bitiyor. Niye bitiyor? Çünkü artık tüketiciyiz biz.

ALPER ALMELEK: Aklıma Charlie Chaplin’ın filmlerindeki adam geldi. Sıradan bir adam. Modern Zamanlar filmindeki.

BEHİÇ AK: Evet çünkü artık o insan kamuoyu tüketici elçisi. Mass production oluştu yani. Kitle üretimi yani. Eskiden belki belli bir şekilde sadece zengin sınıf için üretiliyordu araba. Şimdi geniş kesim dediğiniz model üretilince geniş kesim sahneye çıkıyor. Onu alacak olan tüketici dediğimiz kavram oluşuyor. O da sahnede artık. Bakıyorlar bu adam kim diye. Bu modeli alan kim ya da Volkswagen’i kim satın aldı? Çünkü Volkswagen’in fabrikasının yaşayabilmesi için sıradan insanın onu alması lazım yoksa o fabrika iflas eder. O yüzden onun da sanatı vardır. Tüketicinin de sıradan insanın da.

ALPER ALMELEK: Etkilendiğiniz karikatüristler var mı?

BEHİÇ AK: Daha çok 1920’lerden olabilir. Ben daha çok eski karikatüristlerden etkilendim. Punch dergisindeki karikatürler beni çok etkilemiştir. Ya da Fransız karikatürleri çok etkilemiştir. Onların mizahının arasındaki farklılığı. Onlar bit pazarına düşerdi oradan alırdık çeviri yapardım. Fransızlar mesela çok provokatiftir. Onların o provokatif mizahı beni çok etkilemiştir. İngilizlerde de mesela çok önemli bir şeyi önemsiz göstererek mizah yapma vardır. Anlaşılması zor olan. Bunlar beni çok etkilemiştir mesela.

 

 

 

 

 

 

Load More Related Articles
Load More By seda melek bayramogllu
Load More In Türk Yaratıcılardan Esinler

Yanıtla

Your email address will not be published.Gerekli alanlar işaretlenmiştir. *

Check Also

Uğur Erbaş, Animatör & Grafik Tasarımcı

      KONU BAŞLIKLARI: YARATICILIK BİR ESERİN ...

FORMÜLÜM


Alper Almelek 1971’de dünyanın en güzel şehri olarak nitelediği İstanbul’da doğmuştur. University of Southern Maine ve Sonoma State University’de Siyasal Bilimler ve Müzik eğitimi (Opera Şarkıcılığı ve Piyano) görmüştür. 1995’te yurda dönüşü ertesinde 11 yıl boyunca aile işinde çalıştıktan sonra Siegwerk Corporation’ın Türkiye Genel Müdürü...
DEVAMINI OKU

TESTLER

KİTAP İNDEKSİ

INSTAGRAM KÖŞESİ

Instagram has returned invalid data.

İŞ’TE KAHKAHA