DANS TERAPİSİ

 

DANS TERAPİSİ

 

Yazan: Alper Almelek

Tarih: 2019

Müzik: Two Guitars, Rus Ezgisi

Solist: Charles Aznavour

 

https://youtu.be/XWiBILsBQRQ

 

https://open.spotify.com/track/1eDqMSshYWFDLu8bjRLzuE?si=Zc95mB4nQ3q1H9n0KwaZdA

 

 

Önemli Not: Lütfen bu hikayeyi okurken bir yandan da Charles Aznavour’un ‘İki Gitar’ şarkısını zorlanmazsanız arka arkaya veya aralarda dinleyin. Bu yazı bir Müzikli Akış Hikayesidir.

 

_Doktor bey ben ne yapacağımı bilmiyorum, bir kopmuşluk var içimde, acaba ben nerdeyim, ne yapıyorum, ne için buradayım…bir tünelin içine girmiş gibiyim, zifiri karanlık, hiç ama hiç ses yok, sanki bu tünel lunaparklarda raylar üzerinde yukarı aşağı-aşağı yukarı hızla hareket eden vagonlarla dolu gibi ve benim bulunduğum vagonda da kimse yok; öyle bir hızla bilinmeyen bir yere doğru gidiyor gibiyim ki, vagonun içinde o zifiri karanlıkta ve tamamen sessizlikte (düşünün vagonun hareket etmesinin çıkardığı ufacık bir ses bile yok) bir yerlere aşağılara doğru çarparcasına yol alıyor gibiyim. Bir yandan da aklımdan kötü düşünceler geçiyor; acaba ben ölüme doğru mu gidiyorum diye. Ne yapacağımı bilemez haldeyim. Sizi tavsiye ettiler, çok iyi bir psikolog olduğunuzu hatta mucizeler yarattığınızı söylediler, değil mucizeler ve nazar gibi batıl inançlara hiç inanmayan ben bile bu kadar tavsiye ettikleri için gelmeden duramadım. Bir çare bulabilir misiniz benim bu garip depresyonuma, bu arada Doktor bey bu bir tür depresyon değil mi? Lütfen yardım edin, hatta hani yardım edemeseniz ama benimle sohbet bile etseniz bana yeter…artık konuşacak bile kimsem kalmadı, tamamen bir başıma hissediyorum, ailem ve arkadaşlarım yok değil ama kendimi her sabah dünyanın bir başka şehrinde üstümde pijamalarımla uyanmış hissediyorum, hem de geniş bir meydanın ortasında ve o anda üzerimde hiçbir telefon, para, hayatımı kolaylaştırabilecek hiçbir şey yok, kendimi bir başıma bir şehrin göbeğinde buluyorum ve saatlerce yürümem ve o şehri keşfetmem gerekiyor ve neyi bulmam gerektiğini bilmeden bile, sokaklarda caddelerde geziyor ve belki de kendi yatak odama dönüşü arıyorum. Bu hafta bir kez Roma’da buldum kendimi bir kez de Prag’da. Hani diyeceksiniz, bunların ikisi de harika şehirler, bari gezseydiniz hazır gitmişken, ya da belki hastalarınıza böyle espriler yapmıyorsunuzdur, belki de kendi kendime böyle bir nükte yapmalıyım, ama işte ne yapsam kendimi mutlu edemiyorum ki. Peki doktor bey ben ne yapacağım? İyice depresyonum derinleşecek mi? Beni hastaneye yatırmanız gerekecek mi? Bu anlattıklarımdan sonra şimdi dolabınızdan deli gömleği çıkartıp bana giydirecek misiniz?

_Beyefendi, hem sıkıntınızı hem de kaybolmuşluğunuzu iki örnekle çok güzel ifade ettiniz. Daha önce size yolladığım anket formuna verdiğiniz cevaplarla aslında hakkınızda bir fikir sahibi olmuştum şimdi ise anlattıklarınız görüşlerimi pekiştirdi. Hiçbir şekilde size ne bir deli gömleği giydirmeye ne de herhangi bir ilaç-hap vermeyi düşünmüyorum, gerek de yok zaten. Benim farklı metotlarım var, belki de bu yüzden mucizeler yarattığımı söylerler, ama pek tabii ki siz takılmayın öyle şeylere fazla. Sizden bir tek ricam olacak (hani psikiyatr hastasının divana uzanıp da geçmişini anlatmasını ister ya) şöyle geçmişinizi kurcalamanızı istiyorum. Bana çocukluğunuzdan bu yana size ilham veren, sizi iyi ve özel hissettiren kişilerden örnekler anlatır mısınız? Kimdi bu insanlar? Her bir kişiyi anlattığınızda onun sizde bıraktığı etkiyi de anlatmanızı rica ediyorum. Bu egzersizi yapmanız tedavi sürecimiz için çok önemli. Lütfen iyi düşünün. Her birisini özenle seçmelisiniz.

_Doktor Bey, o kadar güzel bir soru sorduğunuzu algılıyorum ki şu anda, birden heyecanlandım desem yeridir. Şöyle bir düşününce hemen ilk aklıma gelen 6 yaşındayken evimizin altında bulunan bakkaldaki Süleyman Amca’dır herhalde. Diyebilirim ki bana ‘benliğimi’ hissettiren ilk kişidir herhalde. Bir kere bakkal o yaşta annemi endişelendirmeden dışarı çıkıp da gitmeme izin verilen tek mekandı. Haliyle yaşımdan dolayı sokaklarda bir büyüğümün elini tutmadan gezmeme zaten izin yoktu. Süleyman Amca bana bilmeden yalnızca ‘özgürlük’ sağlamakla kalmadı, ne zaman dükkanına girsem benimle özel olarak ilgilenir, halimi vaktimi sorar, istediğim bir şey olup olmadığından emin olduktan sonra benimle sanki büyük bir kişiymişim gibi sohbet ederdi, benim ilk gerçek anlamda sohbet arkadaşımın o olduğunu söylesem herhalde abartmış olmam. Herkes bana çocuk muamelesi yaparken bir tek Bakkal Süleyman Amca beni yaşıtı gibi görür, ciddi ciddi dediklerimi dinler, fikrini anlatır öğütlerde bulunurdu. Şimdi bunu hatırlamak ne kadar değişik hissettirdi beni.

_Ne kadar güzel ifade ettiniz hayatınıza daha o küçük yaşınızda böylesine kuvvetli bir etki bırakmış olan bir kişiyi. Süleyman Bey de esnaflığının ötesinde gerçekten de değerli bir zatmış belli ki.

_Sonra lise dönemimde hatırlıyorum Beden Eğitimi Öğretmenim Sevim Hocam üzerimde önemli bir etki bırakmıştır. O zaman herkes futbola merak sarmışken benim ilgim yok denecek kadar az olduğundan (belki de bu yüzden beceremiyordum da)…hani kaleci olmak bir yana, kale olsam daha başarılı olabilirdim, o kadar kalas gibi dikiliyordum kalenin önünde, bu sefer de takım arkadaşlarımın küçümseyici tavırlarıyla baş etmem gerekiyordu. Sevim Hocam aslında herkesin kendi yeteneğinin olduğu sporu ve uğraşıyı bulabilmesi gerektiğini bana öğretmiş değerli bir kişidir. Nitekim bu şekilde tenise geçip onda o kadar da beceriksiz olmadığımı öğrenmek beni fazlasıyla tatmin etmiştir.

_Maalesef en büyük sıkıntımız ta o zamandan başlayan toplum baskısının yarattığı stres. Herkes futbol oynarken onlara adapte olamamak adeta kendisini toplumdan dışlamak/izole etmekle eşdeğer.

_Bir de bir keresinde sokakta karşıdan karşıya geçmesi için yardım ettiğim ve ismini şu anda hatırlayamadığım doksan küsurluk bir ihtiyar adam aklıma geldi. Onu karşıya geçirdiğimde, ‘’Carpe diem.’’ Demişti de bir anda afallamıştım, kulağa Latince gelen bu deyişin bu kendi halinde düşük gelirli ve giyinme tarzıyla silik duran şahsın ağzında ne işi var diye düşünürken bir yandan da anlamını hatırlamaya çalışıyordum. Amca bana dönüp, yüzünde yağmuru bile durdurup güneşi açtıracak kocaman bir gülümsemeyle ‘Çocuğum, her gününü yaşa ve önce sağlık gelsin tabii ki ama her gününe bir değer de kat, o zaman hem yavaş yavaş yaşarsın, hem zamanı anlamlı bir şekilde geçirirsin.’’ Demişti. O zamandan beri zaman zaman bu amcayı düşünürüm. Özellikle bir şeyleri kaçırdığımı ya da bazı istediklerime kavuşamadığım zamanlarda. _Ne güzel ermiş bir delikanlıyla karşılaşmışsınız.

_Hele üniversitedeki Hakan Hocam, onun bendeki emeği büyüktür. Bir ‘’Ekonomi’’ dersi almış olsak bile kendisinden o derste sosyoloji, tarih, sanat, politika, bilimsel veriler gibi o kadar farklı alanlarda da sentezler dinliyorduk ki değil dersin bitmesini, dönemin bile bitmesini istemiyordum. Her dersten sonra referans kaynaklarını okuyup her birisi hakkında özet çıkartan benden başka deli var mıydı bilmiyorum ama gelişimime çok katkı sağladığını söyleyebilirim. Hocanın en büyük faydası bize Ekonomi anlatması değildi, ekonominin ışığında tüm branşları birleştirebilmeyi mütevazı bir şekilde yapabilmesiydi, bir hocanın nasıl öğrencilerine heyecan verebileceğinin abidesiydi adeta, bana öğrenmeyi ve öğretmeyi aşılayan çok değerli bir büyüğümdü.

_Böyle hocalar öğrencileri de hoca yapar. Lütfen devam edin..

_Ah sonra bir süre önce bir gün şehirlerarası yaptığım bir otobüs yolculuğunda tesadüfen yanıma oturan o genç hanımefendi, ismi Nermin’di sanırım, nasıl da dertliydi, tam yol arkadaşımla laklak yapalım diye nereye gittiğini soracak olmuştum ki, bana 1 saat ne kadar derdi varsa anlatmıştı, adeta sahnede çok ilginç bir monolog oynayan oyuncuya konsantre olurcasına dinlemiştim kendisini, bana yalnızca kendisini ifade edebildiği için çok rahatladığını, hatta kafasındaki soru işaretlerini de bu yolla giderdiğini anlatmıştı. Yani benimle bir saatlik konuşmanın ötesinde bu genç hanım sorunlarını çözmüştü, tek ihtiyacı olan tamamiyle önyargısız bir şekilde dinleyecek bir yabancı bulmaktı. Onun bir yakını olsam, dünyada bu kadar anlatamayacağını söylemişti bana. Bu söyledikleri benim için de büyük bir dersti. İnsanların niye bir psikiyatra gittiğini anlamıştım. İronik değil mi, belki de bu yüzden karşınızdayım doktor bey. Belki de ben o genç hanım gibiyim karşınızda. Evet, gülümsüyorsunuz…bu bana yaptırdığınız egzersizin de bu açıklama yöntemiyle ilgisi var galiba :))’’

_Beyefendi, bu ayrıntılı ve anlamlı hikayeleriniz için çok teşekkürler. Gerçekten de sizden arzu ettiğimi yetkin bir şekilde dile getirdiniz. Şimdi son bir egzersiz kaldı. Ya da ona ödev yerine eğlence de diyebiliriz. Ama önce şunu sorayım size. İstanbul’da en çok etkilendiğiniz yer neresidir? Bu söyleyeceğiniz bir bina olmalı, tarihi de olabilir, yeni bir yapı da olabilir. Siz seçin.

_Doktor bey, beni şaşırtmayı bugün kendinize görev edinmişsiniz herhalde. Size şimdi klasik olarak bu mekanı söylememin hastalığıma ne faydası olacağını sormayacağım. Kız Kulesi diyebilirim. Orayı çok egzotik ve hatta biraz da mistik bulurum. Öyle tek başına denizin ortasında İstanbul’u bekler…sanki şehrimizin koruyucularından biriymiş gibi.

_Sevgili Beyefendi, ne kadar da güzel bir seçim yaptınız. O halde Kız Kulesi olsun. Hmm şimdi bir saatimize bakalım. Saat 19:00. Tamam güzel birkaç saatiniz var. Eve gidip üstünüzü değişirsiniz ve arkadan da belki dışarıda bir yerde bir şeyler atıştırırsınız. Bakın bu akşam aileyle falan görüşmek yok. Bu akşam sizin kendinizle geçireceğiniz özel bir akşam.

_Pardon doktor bey, bunların hepsi ne için anlayamadım..

_Merak etmeyin…akşam rahat bir şeyler giymelisiniz, daha çok bir dans faaliyetine katılacakmış gibi.

_Dans faaliyeti mi, dansa mı gideceğim? Nasıl yani? Kiminle? Ne dansı? Nerede?

_Durun durun, heyecanlanmayın. Bunu da tedavimizin bir parçası olarak görün. Tek başınıza gideceksiniz. Kız Kulesi’ne geldiğinizde sizi yönlendirecekler. Değişik bir gece geçireceğinizi tahmin ediyorum. Lütfen gece 24:00’den önce de gitmeyin. Ondan öncesinde de keyifli zaman geçirin kendi kendinize. Güzel bir akşam yemeği yiyin, aklınıza hiçbir sıkıntı ya da başka bir şey getirmeyin. Bu akşam sizin ‘şımarma’ ve ‘şımartılma’ geceniz.

_Peki Doktor Bey, siz ne isterseniz onu yapacağım.

 

Beyefendi, doktordan çıkınca eve dönüp üzerine en rahat pantolon ve bluzlardan birini çekerek Üsküdar’a on sularında varıp kendine Kanaat Lokantası’nda klasik bir yemek ziyafeti çekti. Arkasından da Kız Kulesi’nin yolunu tuttu. Daha önce doktora sormadığı önemli bir soru olduğunu farketti. Kız Kulesi’nde dans edecek çapta bir salon yoktu ki…nasıl olacaktı bu faaliyet diye şüpheye düşmüştü. ‘’Aman ne olacak belki de dans kısmını sözün gelişi dile getirmiştir, belki de bir kokteyl ortamıdır.’’ Ve bu hislerle iskeleden Kız Kulesi’ne götüren tekneye bindi. Üsküdar’ın Salacak bölgesinde denizin bir beş yüz metre ötesindeki Kız Kulesi’ne gitmek için her zaman bir tekne tutulması zorunluydu. O akşam dolunay dünyanın en güzel boğazının sularını, güzel bir kadının omuzlarını açıkta bırakan bir gece elbisesi kıvamında örtüyordu, Beyefendi şimdiden içinin ısınmaya başladığını hissetti ve buna çok sevindi bir anda. Nereye gitmişti kaç aydır kendini gölge gibi adım adım her yere takip eden o depresif modu?! Doktordan ayrıldığından beri bir dalgıç elbisesi kıvamında pozitif bir enerji ruhunu sarmış sarmalamıştı. Eve gelişi üzerine bir şeyler giymesi ve kendi başına geçirdiği akşam yemeği de bu modu azaltmamıştı. Şimdi ise küçük bir teknede, dünyanın en küçük ve mistik adalarından birine gidiyordu, Kız Kulesi’ne. Ve işin ilginci kendisinden başka da kimse yoktu teknede. Eh gerçi saat gece yarısı olduğu için belki de böylesi daha mantıklıydı. Millet tam tersi Kız Kulesi’nde bulunan lokantada akşam yemeklerini çoktan yemiş bu tekneyle gerisin geriye sahile varmış evlerini yollarını tutmuşlardı. O ise ne idüğü belirsiz bir partiye doğru gidiyordu.

 

Kız Kulesi’nin bulunduğu minik kara parçasına vardığında onu pos bıyıklı, kocaman mavi şapkalı ve üzerinde görevini ifade etmeyi katiyen belirlemeyen üniformaya benzer kıyafetli izbandut gibi bir adam karşıladı. Sanki ünlü bir pop yıldızının koruması gibiydi. Ancak popüler barların kapılarındaki korumalara da hiç benzemiyordu. Bu adamda başka bir hava vardı. Sanki bir insandan ya da kötülere karşı olmaktan ziyade bir kavramı temsil ediyor, koruyor gibiydi. Onu Kız Kulesi’nin ana kapısından içeri buyur etti. Oradan da en üst kata çıkmasını salık verdi.

 

Beyefendi, en üst kata çıktığında orada daha önceki gelişlerinde görmüş olduğu barı tanıyamadı. Burası ne olmuştu öyle. Bir gariplik vardı. Sanki bir anda 30 kişilik bar gitmiş onun yerine yüz kişilik bir salon gelmişti. ‘’Ama bu nasıl olabilir ki, burası ufacık bir yerdi’’ diye düşünürken şaşkınlığını daha fazla yaşayamadan kalabalık bir heyet tarafından karşılandı.

 

Ahhh içeride çok ama çok tanıdık bir ses vardı, şarkı söyleyen. Adamı gördüğü an tanıdı, ‘Charles Aznavour’ gecenin şarkıcısı olarak orada yer almıştı ve çok değerli ‘İki Gitar’ şarkısını söylüyordu. Balalaykalar ve kemanlar eşlik ediyordu ona. Salona girdiği an neye uğradığını şaşırdı çünkü o bir masaya geçer bir şeyler içerim ve etrafı incelerim diye umutlanırken, bir anda kendisini kocaman dans eden bir çemberin bir parçası olarak buldu. Bu normalde otuz kişi alan bar birden yüz kişilik bir salona dönüşmüştü ve o bu imkansız diye bile düşünemeden bu kocaman salonu neredeyse tamamen dolduran onlarca insanın arasında çember dansı ederken buldu kendisini. Bu insanların önemli bir kısmı farklı ülkelerden gelen dançılardılar, bir kısmı Çingene, bir kısmı Rus, bir kısmı da ne alakaysa Avusturalyalılardı. Hepsi kocaman bir çember oluşturmuşlar bir sağa bir sola kaykılıyorlardı. Aralarına aldıkları her bir kişi bir anda kendini onlara kaptırıp ne olduğunu bilemeden saatlerce dans etmeye başlıyordu.

 

Bu harika Rus ezgisi olan ‘İki Gitar’ın balalayka eşliğinde o da diğer dans eden grubun içinde onlar gibi salınmaya ve zaman zaman el çırpmaya başladı. Ah bir anda bambaşka bir dünyaya geçmiş gibiydi. Ne işi vardı burada? Doktor Bey onu niye buraya yönlendirmişti. Ama tüm halkla beraber bu birdenbire büyüyen salonda dans etmeye başladı. Sonra birden bir mucize oldu. Kendini ortada buldu, sanki hafifçe pohpolanarak ortaya doğru itilmiş gibiydi, tamamen istemi dışındaydı. Geniş çemberden kopartılıp da çemberin ortasına kibarca itilince birden ortada yeni bir çember oluştu, bu sefer bu çember sanki onun kendi özel çemberiydi. Hatta sürprizlerin arkası kesilmiyordu. Bu küçük çemberin bir parçası olduğunda her an şok üstüne şok yaşamaya başladı. Kendi ufak halkasını çevreleyen kişiler çok çok tanıdık geliyorlardı. Yakından bakmaya çalışırken, bir yandan da şarkıya ayak uydurmaya çalıştığından ancak sonra sonra kendi halkasında kimlerin olduğunu müthiş bir şaşkınlıkla fark etti.

 

Sağında, hem de kendi küçük çemberlerinde, kendisinin sağ eliyle onun sol elini tuttuğu Bakkal Süleyman Amca vardı, solunda ise kendisinin sol eliyle onun sağ elini tuttuğu lisedeki Beden Öğretmeni Sevim Hanım bulunuyordu. Zaten bu iki kişiyi gördüğü an büyük bir şok geçirmişti ama şimdi artık daha da artan bir şaşkınlıkla çemberindeki diğer kişileri de ayırt etmeye başladı, zamanında sokakta gördüğü yaşlı amca, lisedeki beden hocası olan Nermin Öğretmen, üniversitedeyken ders aldığı Hakan Hoca ve otobüs yolculuğundaki genç kız. Ve işin en garibi de aradan çok yıllar geçmesine rağmen bu kişiler tam geçmişte gördüğü andaki yaşları ve halleriyle karşısındaydılar. Onunla beraber her birisi el ele tutuşuyor ve ‘İki Gitar’ parçasıyla coşarak dans ediyorlardı. Beyefendi’nin gözlerinden yaşlar akmaya başladı. O kadar duygulandı ki, geçmişinde onun hayatını bu kadar anlamlandıran ve kendisini anlamasını sağlayan bu kişileri şu anda yanı başında görmesi onu çok mutlu etmişti. Hep beraber salına salına dans ediyorlardı. Sahnede de Charles Aznavour adeta salt kendisine bu besteyi okuyor gibiydi. Beyefendi sabahlara kadar kocaman çemberin içindeki küçük halkanın bir parçası olarak bu çok sevdiği hayatının en değerli kişilere doya doya dans etti. Arada tüm depresyonu da, kötü düşünceleri de onu terk ettiler, teker teker dolunay onları yukarı çekti ve gökyüzünde her bir kötü düşünceyi buharlaştırdı. Beyefendi’nin bir tek yüzünde beliren olağanüstü bir huzur ve mutluluk kaldı. İçinde geçmişinden bu yana özgürlük, önemsenmek, alçakgönüllülük, bilginin büyüsü ve önemi, öğretme aşkı, hayatı günü gününe yaşama, bir insanı dikkatlice dinleme, kendine en doğru ve uygun işi/beceriyi seçip onun üzerine giderek ilerleme gibi en önemli değerler kaldı. İşte şimdi bunlara asılacaktı. Bunların onda yarattığı mutluluk üzerine yoğunlaşacaktı. Arada İki Gitar şarkısıyla ne de güzel dans ediyorlardı. Yakın mesafeden Charles Aznavour da ona görmüş ve bilmiş çehresiyle gülümsüyor gibiydi. O da bu gülümseyişe cevap verdi. Hayatın ne kadar ama ne kadar güzel olduğunu düşündü…

 

YAZARIN NOTU:

 

*Charles Aznavour’un bu parçasını o kadar çok severim ki, sayamayacağım kadar dinlediğimi ifade etsem herhalde abartmış olmam. Rus ezgilerine karşı zaten büyük bir zaafım var. Bu eser de çok değerli anonim bir Rus halk şarkısıdır.

 

*Bir kişinin kendi dertleriyle geçmişindeki kişileri hatırlayarak baş etmesini yararlı buluyorum. Bu ‘Karizmatik Liderlik’ konferans/eğitimlerimde işlediğim büyük tiyatro oyunculuğu ustası Konstantin Stanislawski’nin metodudur aslında. Stanislawski bir rol yapılmadan önce kişinin geçmişteki bir anısını aklına getirmesini ister. Eğer bu üzüntülü bir anıysa kişi havaya girerek o anda yapmakta olduğu acıklı role daha çok uyum sağlayabilir. Ben de bu hikayemde bu öğretinin bir benzerini farklı bir açıdan incelemiş oluyorum.

 

*Beyefendi’nin geçmişinden getirdiği kişiler arasında Hakan Hoca bu son dönemde eğitim aldığım Sabancı-MIT-Oxford Üniversitelerinde çok etkilendiğim hocalarımı simgeliyor. Onların da arasında özellikle Sabancı Üniversitesi’nde EMBA okurken bize ders veren hocamız Ahmet Öncü bunların başında geliyor. Hikayemdeki Hakan Hoca için bir başka ilham kaynağım da Stefan Zweig’ın ‘Karmaşık Duygular’ novellasındaki üniversite profesörüdür.

 

*Hikayemde Beyefendi’nin otobüste karşılaştığı Nermin Hanım da bir insanı ne kadar iyi dinlememiz gerektiğini anlattığım ‘’Karizmatik Liderlik’’ eğitimimin parçalarından birine atıftır.

 

*Yaşlı adam da genelde Herman Hesse’nin ‘’Siddartha’’ romanı gibi mistik romanlara bir atıftır.

 

*Kız Kulesi’ne de oldum olası büyük bir hayranlık duyduğum için bu hikayemde mistik bir şekilde yer vermekten büyük keyif aldım.

 

*Bu hikayeyle amacım canı sıkılan insanları geçmişlerindeki pozitif duygularla yüzleştirerek onları daha mutlu bireyler haline getirmekti.

 

 

© 2019 Alper Almelek.

Bu hikayenin tüm hakları Alper Almelek’e aittir. Kaynak gösterilmeksizin kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz, hiçbir yöntemle kopya edilemez, çoğaltılamaz ve yayımlanamaz.

Load More Related Articles
Load More By seda melek bayramogllu
  • Hikayelerim

    DANS TERAPİSİ

      DANS TERAPİSİ   Yazan: Alper Almelek Tarih: 2019 Müzik: Two Guitars, Rus Ezgisi Solist: Charles Aznavour   https://youtu.be/XWiBILsBQRQ   https://open.spotify.com/track/1eDqMSshYWFDLu8bjRLzuE?si=Zc95mB4nQ3q1H9n0KwaZdA ...
Load More In Hikayelerim

Yanıtla

Your email address will not be published.Gerekli alanlar işaretlenmiştir. *

Check Also

Seda Kanat (Fen Bilimleri Öğretmeni, Kültür Koleji)

Hocam merhaba, Öncelikler tüm eğitimler için çok teşekkür ...

FORMÜLÜM


Alper Almelek 1971’de dünyanın en güzel şehri olarak nitelediği İstanbul’da doğmuştur. University of Southern Maine ve Sonoma State University’de Siyasal Bilimler ve Müzik eğitimi (Opera Şarkıcılığı ve Piyano) görmüştür. 1995’te yurda dönüşü ertesinde 11 yıl boyunca aile işinde çalıştıktan sonra Siegwerk Corporation’ın Türkiye Genel Müdürü...
DEVAMINI OKU

TESTLER

KİTAP İNDEKSİ

INSTAGRAM KÖŞESİ

Instagram did not return a 200.

İŞ’TE KAHKAHA